17 Aralık 2016 Cumartesi

Ölüm Notları


Şairane bir tarafım hiç olmadı. Yukarıda yazdığım ölüm kelimesinin de hiç bir şairane tarafı yok. Ölüm hayatımın bu aşamasındaki hikâyesinin ana konusu olduğu için belirttim. Yoksa Shakespearevari bir durum yok ortada.

Ölümden hiç korkmadım. Korkmayacağım. Bunun nedenleri üzerine uzun uzun tartışılabilir ama benim özelimde tartışmak anlamsız olur. Bol hacılı ve buna bağlı olarak da bol acılı bir sülalenin parçası olduğunuzda ölüm hayatların merkezindedir. Yaptığınız her ibadet, okuduğunuz her dua öldükten sonra gitmek istediğiniz yerle alakalıdır.

Bir insanın ölümünü ilk istediğim zaman ortaokul yıllarındaydım. Ben arka sıralarda kendi halinde ders dinlemeye çalışan, bazen ders dinlemeyi bırakıp pencereden dışarı bakan, bazen ise defterine yazılar yazan sessiz ve sakin bir çocuktum. Arka sıralarsınıfın ve okulun serserilerinin de ikamet ettiği yerlerdi. Onların derslerle ya da pencerenin dışında akıp giden bulutlarla işleri olmazdı.

İsmail, nam-ı diğer İso -gerçekten çok yaratıcı bir takma adı vardı- o serserilerden biriydi. İki sıra arkamda oturmasına rağmen saçma sapan çocukça hareketlerinin etkisi bana kadar gelirdi. Tsunami İsmail deselerdi daha yaratıcı olmaz mıydı?

İso, kızlara cinsel organını gösteren, sınıfta mastürbasyon yapan, ben de dâhil olmak üzere herkesin üzerine tüküren ve sümküren, aldığı oksijenin bir atomunu bile hak etmeyen bir yaratıktı. Benden çok uzundu. Benden çok iriydi. Arka cebinde taşıdığı çakı ile sıraların köşelerini keserdi. Anlayacağınız İso ile baş etmem imkânsızdı. Elimden gelen tek şey onun ölümünü istemekti. Ölümü için her gece dua ederdim. Ama ortaokul boyunca öğrendiğim tek şeyi size de söyleyeyim mi? Sınıfın ortasına küçük düşürülen kendi halindeki bir çocuğun dualarını dinleyen bir tanrı yok! Belki dua sistemi biraz yavaş çalışıyor,belki de çocukların değil de gençlerin dualarını dinleyen bir tanrı var. Bilmiyorum. Emin değilim. Hoş son 25 yılda tanrı ile arama biraz mesafe koydum. Ne O bana karışıyor ne de ben O’na karışıyorum. Karışıyordum demek daha doğru olur işlediğim cinayetleri göz önünde bulundurursak. O konuya geleceğim, biraz sabır.

Ne diyordum? Heh! Gençlerin dualarını dinleyen bir tanrı olmalı çünkü İsmail 25 yaşında trafik kazasında öldü.Ölmesini istediğim ilk insan bu isteğimden 13 yıl sonra ölmüştü. Tabii ki cenazesine gittim. Cenazede saf tutup dua okuyormuş gibi yaptım. Dualar sonunda önce sağa sonra sola baktım. Haklarımızı helal etme kısmında cömert olamadım ve tüm kalbimle hakkımı helal etmedim. Annemin saatlerce kaynattığı beyaz gömleklere burnunu karıştırıp süren, hoşlandığım kıza cinsel organını gösteren bir insanın fazladan 13 yıl yaşaması bile yeteri kadar sinir bozucuydu.

Ölmesini istediğim ilk insanın ölümünden 14 yıl sonra, yani İso’nun 25 yaşındaki kemikleri kurtlar tarafından kıtırkıtır kemirilirken (yazması bile ne kadar büyük bir haz veriyor bilemezsiniz!) ve ben 39 yaşıma geldiğimde ilk cinayetimi işledim. Beni dinlemeden hüküm verenlerin ocaklarına ateşler düşsün. İsmail vakasında görüldüğü üzere dualarım tutuyor. Kesin bilgi olmasa da yaymaya değer bir bilgi.

İlk cinayetime uzanan yolu biraz anlatmama izin vermenizi rica ediyorum. Bu yolu merak etmeyen, umurunda olmayan kişi blog sayfasını kapatıp sanal âlemlerde boş boş takılabilir. İnsancıklarla paylaşacağınız on milyon tane fotoğrafınız vardır.

Ortaokuldan sonra beni liseye göndermek isteyen bir marangoz babam vardı. Bense onun gibi ağaçlarla ilgilenmek, kütüklerden yeni bir şeyler yaratmak istiyordum. Ebette aranızda bunu tanrı kompleksi denen saçmalığa bağlayan psikoloji meraklıları vardır ama bunun şuan ne yeri ne zamanı. Sabırlı olun. Babam benim liseye gitmemde ısrarcı oldu. “Oğlum” dedi, “ben okumadım”, “sen oku ki aileden birisi çıkıp üniversiteye gitsin”.“Oku ki baban gibi tozun toprağın içinde çalışma, ciğerlerin tozla dolmasın. Makamın olsun, insanlar olsun senin için çalışan. Sen temiz kıyafetlerinle temiz odanda otur" filan dedi de dedi. Ajitasyon yaptıkça yaptı. Liseye gittim. Üniversite sınavında da derece yapıp elektronik mühendisliği okumaya İstanbul’a gittim.

Üniversite hayatım boyunca babamın desteği her zaman yanımda oldu. O’na buradan bir kez daha teşekkür ederim. Desteğinin büyük bir kısmı esrara gitmiş olsa da gençlik yıllarında içmeyeceksin de ne zaman içeceksin değil mi? Dumanlı kafama ve ıslakla kuruyu karıştırmama rağmen derslerim her zaman iyi oldu. Kafam bir dünyayken bile İso kadar serseri olamadım. Bendeki kontrol manyaklığını varın siz düşünün.

Üniversite yıllarında âşık da oldum. Bu satırları yazarken kızın adını düşündüm ama hatırlayamadım. Oysa beni terk ettikten sonra bir küçük rakıyı iki yudumla bitirip köprü altı kemancının dumanlı atmosferine dalmıştım ve tüm gece ellerim uzun montumun cebinde barın ortasında geçmişi ve aslında olmayan geleceği düşünmüştüm. Arkadaşlarım yanıma gelip benimle konuşuyorlardı ama tek bir kelimeyi bile anlamıyordum. Kızın adını da hatırlıyorum da isimlerin ne önemi var ki? Ayşe de olsa Fatma da olsa önemli olan o insanın üzerinizde bıraktığı etki ve o etkinin geleceğinizi nasıl şekillendirdiği. Şimdi farkına vardım da o kızın ölmesini neden istemedim ki acaba? Üstelik beni terk ettikten bir yıl sonra leş bir gündüz feneri, Allah’ın zencisiyle evlenmesine rağmen. Bir insan AIDS taşıma potansiyeli yüksek olan bir zenci ile neden evlenir ki? Üstelik 90’lı yıllarda.

Köprüaltı Kemancı’nınyanıp kül olmasından 5 yıl sonra, yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Seattle güzeldi. Programcılık ve diğer konuları güzelce öğrendim. Orada kalmam konusunda ısrar ettilerse de ben geri dönmek istedim. Orada büyük rekabet içinde kendi yolumu bulmaya çalışmaktansa Türkiye ya da her hangi bir üçüncü dünya ülkesine gidip kral olmayı tercih ettim. Çünkü bu ülkelerin adam akıllı bilgisayar kullanmaya başlamaları 2000’li yılların ortalarını bulacaktı. O zamana kadar ben küfemi doldurur kendi marangoz atölyemi kurar, geliştirdiğim programlardan gelen sabit gelirle gül gibi geçinip giderdim. Planım kusursuzdu ve tam da dediğim şekilde işledi.

İstanbul’a döner dönmez ülkenin o zamanların en iyi telekomikasyon şirketlerinden birinde işe girdim. Bana verdikleri ofise girer girmez ilk yaptığım şey babamı aramak oldu. Ofisim vardı ve altımda iki kişi çalışıyordu. Şirketin altyapısını geliştirirken bir yandan da kendi projelerimi düşünüyor, ilk bulduğum fırsatta hayata geçirmenin hayalini kuruyordum. Dünyanın en iyi, en işlevsel programını yaratmak ile işlediğim cinayetler arasındaki bağlantı çok lezzetli değil mi?

Lezzetli deyince aklıma geldi. Güzel müzik, güzel tat ve güzel bir tablo insanda orgazm etkisi yaratıyor. Yoksa benim için mi bu durum böyle? Bilmem, bu konuda kimseyle konuşmadım. Ama bu orgazm kelimesi, birçok insan için kelimenin çok ötesinde büyük bir tabu. Tabu demişken aklıma o günlerdeki yani 30’lu yaşların başındaki özel yaşantımgeldi. Sahip olduğum enerjiyi bir şekilde dışarı çıkarmam lazımdı. Spor yaptım. Kollarım ve karnım daha kaslı artık. Ama spor yetmiyordu. Beynim sürekli kodlarla meşgulken bedenimin diğer noktaları da başka şeylerle meşgul olmalıydı. Meşguliyeti de cinsellikte buldum. Çoğu zaman karşı cinsle, bazen de cinsel fark gözetmeden yaşadığım deneyimler aradığım, ihtiyacım olan enerji boşalımlarını giderdi. 30’lu yaşlarının başındaki bir adamın tüm bunları yaşarken ortaokul günlerini ve İso’yu düşündüğünü bir psikolog duysa mutluluktan ağlardı sanırım. Ben tabii ki hayatı boyunca psikoloğa gitmekten özenle uzak duran kibirli biriydim. Hangi din adamı hangi peygamber ya da hangi tanrı psikoloğa gitmiştir. Bu arada dinsel hiyerarşi hiyerarşilerin en mide bulandıranı değil mi?

Lafı çok uzatmadan artık cinayetlerime ve onların arkasındaki nedenlere gelmeliyim.

Günlerden bir gün, kışın kendisini gösterdiği Ekim günlerinden birinde hayatımı değiştiren bir manzara ile karşılaştım. Çalıştığım yazılım şirketi Sağlık Bakanlığı’na bağlı tüm hastanelerinde kullanılmak üzere bir hasta takip yazılımı ihalesini kazanmış ve projenin başına da benim geçmemi istemişlerdi. Ofis dışında daha fazla vakit geçirmek, proje sonunda ortaya çıkan ürünün beni tatmin etme olasılığının fazla olması bu görevi kabul etmemdeki etmenlerdi. Projenin başlarında denize karşı manzarası olan bir hastaneye gitmiştik. Uzun toplantılar sonunda işimizi bitirmiştik. Verimli bir gün olmuştu.

Hastanenin uzun koridorlarından geçerken hayatlara tanıklık ediyordum. Hastalığın yaşı ve cinsiyeti yoktu. Herkes her an kaza geçirebilir ya da ölümcül bir hastalıkla savaşmaya başlayabilir. Kafalarında saç olmayan küçük çocuklar gördüm. Onları görünce bir kez tanrı olmadığına ikna oldum. Varsa da çocukları umursamıyordu ki bu da aynı kapıya çıkar aslında. Tanrı insanların dualarını dinlemiyordu. Yanımdan geçen sekiz yaşlarındaki çocuğun annesinin yorgun gözleri her gece yukarı bakıp tanrıyı arıyordu. Ama değişen ne vardı? Çocuğu hala hastaydı. Bu dünyada neden hasta çocuklar vardı? Neden sorun yaşayan çocuklar vardı? Açlardı! Evsizlerdi! Neden çocuklara tecavüz ediliyordu?Bunlara son verecek kadar güçlü tanrı neredeydi? İnsanlar aramaktan vazgeçmeliydi. Çünkü tanrı yoktu. Ya da Psikoloji, sosyoloji ve daha fazla “ji”ile biten bilimleri seven okurlar şimdiki cümleyi hemen tanıyacaklardır: “Tanrı öldü”. Hoş O adamın en dindar adamdan daha dindar olduğunu düşünüyorum da konumuz o değil.

Moralim çok bozulmuştu. Hastanenin yanındaki dik yokuştan çıktım. Köşedeki kafeye oturdum. Yirmi yıldır ilk defa sigarayı bırakmaya karar vermiştim. Üç aydır da içmemeyi başarmıştım ama şimdi elimde bir paket sigarayı evirip çeviriyor ve kahvenin gelmesini bekliyordum. Dünyanın en iradesiz insanı olarak sigaranın yanında kahve içmeliydim. Umarım aranızda sigara içenler de benimle birlikte sigara yakarlar. Yakın ve o tatlı, mavi-gri dumanı ciğerlerinizin en uç noktasına kadar çekin. Sigara içenler olarak öleceğiz de brokoliyi kereviz yapraklarına sarıp enginara banarak yiyenler ölmeyecek sanki. Yineliyorum, ben kendimde tanrı kompleksi olma ihtimalini düşünürken elbette öyle bir durumun olmayacağına karar verdim. Bazen çok saf olabiliyorum.

Dört sigara ve bir kahve sonunda yeniden hastaneye dönmek için kalktım. Yokuştan aşağıya inerken gözüm hasta odalarından birine takıldı. Perdeleri ardına kadar açıktı. Gördüğüm manzarayı umarım hakkını vererek anlatabilirim.

Katlanabilir hastane yatağında yaşlı bir adam yatıyordu. Odanın büyüklüğünü, başka yatak olup olmadığını göremiyordum. Yaşlı adam çıplaktı. Hareketsiz. Odada adamdan başka bir hemşire ile bir hastabakıcı vardı. Hemşire sert, acımasız bir şekilde hastayı siliyordu. Hastabakıcı ise her an yardıma hazır, hemşireyi izliyordu. İkisinin de üzerinde kalın plastikten yapılan,mezbahalardahayvanları kesenlerin giydiği cinsten gri renkli önlükler vardı. Hastanın karnındaki yara izini bulunduğum mesafeden bile görebiliyordum. Gelip geçerken gördüğüm bu manzara ölümü, acıyı, çaresizliği ve yalnızlığı barındırıyordu.

Eve gidip yatağa girdiğimde adamı ve hayatını düşündüm. Ertesi gün kalkar kalkmaz ofisi arayıp hastaneye gideceğimi söyledim. Adamı yakından görme isteğimi bastırmakta zorlanıyordum. Hızla hastaneye gittim. Koridorlardan geçtim. Adamın odasının önüne geldiğimde odanın boş olduğunu gördüm. Hasta bakıcıya sorduğumda hastanın sabah karşı öldüğünü söyledi. Üzülmüştüm. Onun acılarına son verecek olan ben olmalıydım. Elimden uçup giden fırsata üzülmedim. Çünkü hastane tanrı olabileceğim bir madendi. Buna sevinebilirdim.

Hasta takip programından istediğim bilgileri alır, ölümüne acı çekenleri kendi ellerimle öldürebilir ve onların acılarına son verebilirdim. Çocuklardan uzak durmaya kadar vermiştim daha sonra yaş aralığını iyice geniş tuttum. Seksen yaşından fazla yatağa mahkûm her hastayı öldürecektim.

Bu ölümlere cinayet demeye dilim varmıyor ama kanunlarla yönetilen modern toplumumuzda yaptığım şeyin adına cinayet deniyor, evet. Cinayetlerimin dikkat çekmesini istemiyordum. Bu yüzden günlük ölüm raporlarının sayısına baktım. Yatan hastaların ölüm oranı günlük 15-20 kişiydi. Mantıklı bir sayıydı. Bu oranı dikkat çekici şekilde arttıracak kadar cinayet işleyebileceğimi düşünmüyordum. İstatistikler harekete geçmeme izin veriyordu ama insan öldürme konusunda bilgim yoktu. Yalnızca ölmelerini dilediklerimin ölümünü görmüştüm bu zamana dek.Kendime ölümleri doğal gösteren bir yöntem bulmam gerekiyordu.

Bunu düşünürken şirketin Şişhane’deki ofisine gittim. Öğle yemeği için arkadaşlarla köşedeki pizzacıya gittik. Şişhane’den Tünel Meydanı’na çıkan merdivenlere doğru yürüyen yaşlı bir amca gördük. Takım elbise giymişti. Şapkası vardı. Masadaki kızlar ne kadar sevimli olduğunu konuşuyor, erkekler kızlara yalakalık yapmak için onlarla aynı fikirde olduklarını söylüyorlar ve saçma sapan yorumda bulunuyorlardı. Ben sesimi çıkarmadan adamın merdivenleri güçlükle çıkışını izledim. İnsanları sevdiğim günlerde merdivenleri ikişer ikişer çıkarken yaşlıların yanına geldiğimde tek adımla çıkardım. Yaşlının beni görüp “zamanında ben de gençtim” deyip üzülmesini istemezdim. İzlediğim adamın yanından geçen gençlerin hiç böyle bir kaygısı yoktu. Adamın üzerimde bıraktığı etki hastanedeki adamla aynıydı. Yalnızlık. Çaresizlik. Ölüm.

Masadan kalktım. Hesabı hızla ödedim ve kimseye hiç bir açıklama yapmadan adamın peşinden gittim. Uzun ve dik merdivenlerin yarısına gelmişti ve dinleniyordu. Kim bilir daha kaç kez mola vermek zorunda kalacaktı. Önünde durdum. Yüzüme boş boş baktı. Beni göremeyecek kadar kör olmalıydı.

“Size yardım etmemi ister misiniz?” diye sordum. Şaşırdı. Neden şaşırmasın ki? En son ne zaman birisi ona yardım etmişti ki?

Koluna girdim ve merdivenlerden birlikte çıkmaya başladık.

“Kaç yıldır İstanbul’da yaşıyorsunuz?”

Konuya doğrudan girmeyi her zaman sevmişimdir.

“Doğma büyüme İstanbulluyum.” dedi çekinerek. Aklımdan amacımı anladığı geçti. Belki yıllar içinde kazandıkları tecrübelerle insanların asıl niyetlerini görebiliyorlardı.

“Kaç yaşındasınız”

“85”

Neden kısa ve net cümleler kuruyordu ki? Bana güvenmiyor muydu?

“Eskiden sık sık buralara gelir miydiniz?”

Bakışları ayaklarında. Her bir adımını dikkatle atıyor. Düşmek istemiyor. Çünkü biliyor ki düşüp bir yerini kırarsa bu onun için bir son olacak. Belli bir yaştan sonra kırılan kemikler iyileşecek vakit bulamadan ait olduğu organizma ölür.

Merdivenden inen insanlara korkulu gözlerle bakıyordu. Onların kendisine zarar vereceğinden korkuyordu. Ama ben onun yanındayken kimsenin ona zarar vermesine izin vermezdim. Avını leşçilere kaptırmak istemeyen bir aslandım belki de.

“Evet, sık sık gelirdim. Artık anıları yaşamak için geliyorum. Çok yaşamak insana verilen en büyük ceza. O kadar çok ölüm görüyorsun ki çevreni saran dünyanın, şehrin değişimine üzülmek anlamsız geliyor. Öleceğin günü beklerken zaman geçirmek için dışarı çıkmaya başlıyorsun.”

(Ne olmuştu da birden beni bunları açıklayacak kadar yakın görmüştü diye düşündüm)

“Hadi, canımı al, kurtar beni”

Burada her şeyi bir saniyeliğine durdurmak istiyorum. “Canımı al, kurtar beni” dediğinde bedenim ve ruhum iki parçaya ayrıldı. İlk parça yaşlı adamın onu öldüreceğimi nereden bildiği ile uğraşırken;ikincisi, çevreyi hızlıca kontrol ettikten sonra onu merdivenlerden aşağıya itiyordu. İlk parça gerçek süper kahramanların yaşlı insanlar olduklarına ikna olmuştu bile. İlk cinayetime kaza süsü vererek klişelerin en klişesini yapıyordum belki ama tanrı olmanın insanın üzerindeki etkisini anlatmaya 2000 kelime yetmezdi.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder