Şairane bir tarafım hiç olmadı.
Yukarıda yazdığım ölüm kelimesinin de hiç bir şairane tarafı yok. Ölüm
hayatımın bu aşamasındaki hikâyesinin ana konusu olduğu için belirttim. Yoksa Shakespearevari
bir durum yok ortada.
Ölümden hiç korkmadım.
Korkmayacağım. Bunun nedenleri üzerine uzun uzun tartışılabilir ama benim
özelimde tartışmak anlamsız olur. Bol hacılı ve buna bağlı olarak da bol acılı
bir sülalenin parçası olduğunuzda ölüm hayatların merkezindedir. Yaptığınız her
ibadet, okuduğunuz her dua öldükten sonra gitmek istediğiniz yerle alakalıdır.
Bir insanın ölümünü ilk istediğim
zaman ortaokul yıllarındaydım. Ben arka sıralarda kendi halinde ders dinlemeye
çalışan, bazen ders dinlemeyi bırakıp pencereden dışarı bakan, bazen ise defterine
yazılar yazan sessiz ve sakin bir çocuktum. Arka sıralarsınıfın ve okulun
serserilerinin de ikamet ettiği yerlerdi. Onların derslerle ya da pencerenin
dışında akıp giden bulutlarla işleri olmazdı.
İsmail, nam-ı diğer İso -gerçekten
çok yaratıcı bir takma adı vardı- o serserilerden biriydi. İki sıra arkamda
oturmasına rağmen saçma sapan çocukça hareketlerinin etkisi bana kadar gelirdi.
Tsunami İsmail deselerdi daha yaratıcı olmaz mıydı?
İso, kızlara cinsel organını
gösteren, sınıfta mastürbasyon yapan, ben de dâhil olmak üzere herkesin üzerine
tüküren ve sümküren, aldığı oksijenin bir atomunu bile hak etmeyen bir
yaratıktı. Benden çok uzundu. Benden çok iriydi. Arka cebinde taşıdığı çakı ile
sıraların köşelerini keserdi. Anlayacağınız İso ile baş etmem imkânsızdı. Elimden
gelen tek şey onun ölümünü istemekti. Ölümü için her gece dua ederdim. Ama
ortaokul boyunca öğrendiğim tek şeyi size de söyleyeyim mi? Sınıfın ortasına
küçük düşürülen kendi halindeki bir çocuğun dualarını dinleyen bir tanrı yok!
Belki dua sistemi biraz yavaş çalışıyor,belki de çocukların değil de gençlerin
dualarını dinleyen bir tanrı var. Bilmiyorum. Emin değilim. Hoş son 25 yılda
tanrı ile arama biraz mesafe koydum. Ne O bana karışıyor ne de ben O’na karışıyorum.
Karışıyordum demek daha doğru olur işlediğim cinayetleri göz önünde
bulundurursak. O konuya geleceğim, biraz sabır.
Ne diyordum? Heh! Gençlerin
dualarını dinleyen bir tanrı olmalı çünkü İsmail 25 yaşında trafik kazasında
öldü.Ölmesini istediğim ilk insan bu isteğimden 13 yıl sonra ölmüştü. Tabii ki
cenazesine gittim. Cenazede saf tutup dua okuyormuş gibi yaptım. Dualar sonunda
önce sağa sonra sola baktım. Haklarımızı helal etme kısmında cömert olamadım ve
tüm kalbimle hakkımı helal etmedim. Annemin saatlerce kaynattığı beyaz gömleklere
burnunu karıştırıp süren, hoşlandığım kıza cinsel organını gösteren bir insanın
fazladan 13 yıl yaşaması bile yeteri kadar sinir bozucuydu.
Ölmesini istediğim ilk insanın
ölümünden 14 yıl sonra, yani İso’nun 25 yaşındaki kemikleri kurtlar tarafından
kıtırkıtır kemirilirken (yazması bile ne kadar büyük bir haz veriyor
bilemezsiniz!) ve ben 39 yaşıma geldiğimde ilk cinayetimi işledim. Beni
dinlemeden hüküm verenlerin ocaklarına ateşler düşsün. İsmail vakasında görüldüğü
üzere dualarım tutuyor. Kesin bilgi olmasa da yaymaya değer bir bilgi.
İlk cinayetime uzanan yolu biraz
anlatmama izin vermenizi rica ediyorum. Bu yolu merak etmeyen, umurunda olmayan
kişi blog sayfasını kapatıp sanal âlemlerde boş boş takılabilir. İnsancıklarla
paylaşacağınız on milyon tane fotoğrafınız vardır.
Ortaokuldan sonra beni liseye
göndermek isteyen bir marangoz babam vardı. Bense onun gibi ağaçlarla
ilgilenmek, kütüklerden yeni bir şeyler yaratmak istiyordum. Ebette aranızda
bunu tanrı kompleksi denen saçmalığa bağlayan psikoloji meraklıları vardır ama bunun
şuan ne yeri ne zamanı. Sabırlı olun. Babam benim liseye gitmemde ısrarcı oldu.
“Oğlum” dedi, “ben okumadım”, “sen oku ki aileden birisi çıkıp üniversiteye
gitsin”.“Oku ki baban gibi tozun toprağın içinde çalışma, ciğerlerin tozla
dolmasın. Makamın olsun, insanlar olsun senin için çalışan. Sen temiz
kıyafetlerinle temiz odanda otur" filan dedi de dedi. Ajitasyon yaptıkça
yaptı. Liseye gittim. Üniversite sınavında da derece yapıp elektronik
mühendisliği okumaya İstanbul’a gittim.
Üniversite hayatım boyunca
babamın desteği her zaman yanımda oldu. O’na buradan bir kez daha teşekkür
ederim. Desteğinin büyük bir kısmı esrara gitmiş olsa da gençlik yıllarında
içmeyeceksin de ne zaman içeceksin değil mi? Dumanlı kafama ve ıslakla kuruyu
karıştırmama rağmen derslerim her zaman iyi oldu. Kafam bir dünyayken bile İso
kadar serseri olamadım. Bendeki kontrol manyaklığını varın siz düşünün.
Üniversite yıllarında âşık da
oldum. Bu satırları yazarken kızın adını düşündüm ama hatırlayamadım. Oysa beni
terk ettikten sonra bir küçük rakıyı iki yudumla bitirip köprü altı kemancının
dumanlı atmosferine dalmıştım ve tüm gece ellerim uzun montumun cebinde barın
ortasında geçmişi ve aslında olmayan geleceği düşünmüştüm. Arkadaşlarım yanıma
gelip benimle konuşuyorlardı ama tek bir kelimeyi bile anlamıyordum. Kızın
adını da hatırlıyorum da isimlerin ne önemi var ki? Ayşe de olsa Fatma da olsa
önemli olan o insanın üzerinizde bıraktığı etki ve o etkinin geleceğinizi nasıl
şekillendirdiği. Şimdi farkına vardım da o kızın ölmesini neden istemedim ki
acaba? Üstelik beni terk ettikten bir yıl sonra leş bir gündüz feneri, Allah’ın
zencisiyle evlenmesine rağmen. Bir insan AIDS taşıma potansiyeli yüksek olan
bir zenci ile neden evlenir ki? Üstelik 90’lı yıllarda.
Köprüaltı Kemancı’nınyanıp kül
olmasından 5 yıl sonra, yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Seattle güzeldi.
Programcılık ve diğer konuları güzelce öğrendim. Orada kalmam konusunda ısrar
ettilerse de ben geri dönmek istedim. Orada büyük rekabet içinde kendi yolumu
bulmaya çalışmaktansa Türkiye ya da her hangi bir üçüncü dünya ülkesine gidip
kral olmayı tercih ettim. Çünkü bu ülkelerin adam akıllı bilgisayar kullanmaya
başlamaları 2000’li yılların ortalarını bulacaktı. O zamana kadar ben küfemi
doldurur kendi marangoz atölyemi kurar, geliştirdiğim programlardan gelen sabit
gelirle gül gibi geçinip giderdim. Planım kusursuzdu ve tam da dediğim şekilde
işledi.
İstanbul’a döner dönmez ülkenin o
zamanların en iyi telekomikasyon şirketlerinden birinde işe girdim. Bana
verdikleri ofise girer girmez ilk yaptığım şey babamı aramak oldu. Ofisim vardı
ve altımda iki kişi çalışıyordu. Şirketin altyapısını geliştirirken bir yandan
da kendi projelerimi düşünüyor, ilk bulduğum fırsatta hayata geçirmenin
hayalini kuruyordum. Dünyanın en iyi, en işlevsel programını yaratmak ile
işlediğim cinayetler arasındaki bağlantı çok lezzetli değil mi?
Lezzetli deyince aklıma geldi.
Güzel müzik, güzel tat ve güzel bir tablo insanda orgazm etkisi yaratıyor.
Yoksa benim için mi bu durum böyle? Bilmem, bu konuda kimseyle konuşmadım. Ama
bu orgazm kelimesi, birçok insan için kelimenin çok ötesinde büyük bir tabu.
Tabu demişken aklıma o günlerdeki yani 30’lu yaşların başındaki özel
yaşantımgeldi. Sahip olduğum enerjiyi bir şekilde dışarı çıkarmam lazımdı. Spor
yaptım. Kollarım ve karnım daha kaslı artık. Ama spor yetmiyordu. Beynim
sürekli kodlarla meşgulken bedenimin diğer noktaları da başka şeylerle meşgul
olmalıydı. Meşguliyeti de cinsellikte buldum. Çoğu zaman karşı cinsle, bazen de
cinsel fark gözetmeden yaşadığım deneyimler aradığım, ihtiyacım olan enerji
boşalımlarını giderdi. 30’lu yaşlarının başındaki bir adamın tüm bunları yaşarken
ortaokul günlerini ve İso’yu düşündüğünü bir psikolog duysa mutluluktan ağlardı
sanırım. Ben tabii ki hayatı boyunca psikoloğa gitmekten özenle uzak duran
kibirli biriydim. Hangi din adamı hangi peygamber ya da hangi tanrı psikoloğa
gitmiştir. Bu arada dinsel hiyerarşi hiyerarşilerin en mide bulandıranı değil
mi?
Lafı çok uzatmadan artık
cinayetlerime ve onların arkasındaki nedenlere gelmeliyim.
Günlerden bir gün, kışın
kendisini gösterdiği Ekim günlerinden birinde hayatımı değiştiren bir manzara
ile karşılaştım. Çalıştığım yazılım şirketi Sağlık Bakanlığı’na bağlı tüm
hastanelerinde kullanılmak üzere bir hasta takip yazılımı ihalesini kazanmış ve
projenin başına da benim geçmemi istemişlerdi. Ofis dışında daha fazla vakit
geçirmek, proje sonunda ortaya çıkan ürünün beni tatmin etme olasılığının fazla
olması bu görevi kabul etmemdeki etmenlerdi. Projenin başlarında denize karşı
manzarası olan bir hastaneye gitmiştik. Uzun toplantılar sonunda işimizi bitirmiştik.
Verimli bir gün olmuştu.
Hastanenin uzun koridorlarından
geçerken hayatlara tanıklık ediyordum. Hastalığın yaşı ve cinsiyeti yoktu.
Herkes her an kaza geçirebilir ya da ölümcül bir hastalıkla savaşmaya
başlayabilir. Kafalarında saç olmayan küçük çocuklar gördüm. Onları görünce bir
kez tanrı olmadığına ikna oldum. Varsa da çocukları umursamıyordu ki bu da aynı
kapıya çıkar aslında. Tanrı insanların dualarını dinlemiyordu. Yanımdan geçen
sekiz yaşlarındaki çocuğun annesinin yorgun gözleri her gece yukarı bakıp
tanrıyı arıyordu. Ama değişen ne vardı? Çocuğu hala hastaydı. Bu dünyada neden
hasta çocuklar vardı? Neden sorun yaşayan çocuklar vardı? Açlardı! Evsizlerdi!
Neden çocuklara tecavüz ediliyordu?Bunlara son verecek kadar güçlü tanrı
neredeydi? İnsanlar aramaktan vazgeçmeliydi. Çünkü tanrı yoktu. Ya da Psikoloji,
sosyoloji ve daha fazla “ji”ile biten bilimleri seven okurlar şimdiki cümleyi
hemen tanıyacaklardır: “Tanrı öldü”. Hoş O adamın en dindar adamdan daha dindar
olduğunu düşünüyorum da konumuz o değil.
Moralim çok bozulmuştu.
Hastanenin yanındaki dik yokuştan çıktım. Köşedeki kafeye oturdum. Yirmi yıldır
ilk defa sigarayı bırakmaya karar vermiştim. Üç aydır da içmemeyi başarmıştım
ama şimdi elimde bir paket sigarayı evirip çeviriyor ve kahvenin gelmesini
bekliyordum. Dünyanın en iradesiz insanı olarak sigaranın yanında kahve içmeliydim.
Umarım aranızda sigara içenler de benimle birlikte sigara yakarlar. Yakın ve o
tatlı, mavi-gri dumanı ciğerlerinizin en uç noktasına kadar çekin. Sigara
içenler olarak öleceğiz de brokoliyi kereviz yapraklarına sarıp enginara
banarak yiyenler ölmeyecek sanki. Yineliyorum, ben kendimde tanrı kompleksi
olma ihtimalini düşünürken elbette öyle bir durumun olmayacağına karar verdim.
Bazen çok saf olabiliyorum.
Dört sigara ve bir kahve sonunda
yeniden hastaneye dönmek için kalktım. Yokuştan aşağıya inerken gözüm hasta
odalarından birine takıldı. Perdeleri ardına kadar açıktı. Gördüğüm manzarayı
umarım hakkını vererek anlatabilirim.
Katlanabilir hastane yatağında yaşlı
bir adam yatıyordu. Odanın büyüklüğünü, başka yatak olup olmadığını göremiyordum.
Yaşlı adam çıplaktı. Hareketsiz. Odada adamdan başka bir hemşire ile bir
hastabakıcı vardı. Hemşire sert, acımasız bir şekilde hastayı siliyordu.
Hastabakıcı ise her an yardıma hazır, hemşireyi izliyordu. İkisinin de üzerinde
kalın plastikten yapılan,mezbahalardahayvanları kesenlerin giydiği cinsten gri
renkli önlükler vardı. Hastanın karnındaki yara izini bulunduğum mesafeden bile
görebiliyordum. Gelip geçerken gördüğüm bu manzara ölümü, acıyı, çaresizliği ve
yalnızlığı barındırıyordu.
Eve gidip yatağa girdiğimde adamı
ve hayatını düşündüm. Ertesi gün kalkar kalkmaz ofisi arayıp hastaneye
gideceğimi söyledim. Adamı yakından görme isteğimi bastırmakta zorlanıyordum. Hızla
hastaneye gittim. Koridorlardan geçtim. Adamın odasının önüne geldiğimde odanın
boş olduğunu gördüm. Hasta bakıcıya sorduğumda hastanın sabah karşı öldüğünü
söyledi. Üzülmüştüm. Onun acılarına son verecek olan ben olmalıydım. Elimden
uçup giden fırsata üzülmedim. Çünkü hastane tanrı olabileceğim bir madendi.
Buna sevinebilirdim.
Hasta takip programından
istediğim bilgileri alır, ölümüne acı çekenleri kendi ellerimle öldürebilir ve
onların acılarına son verebilirdim. Çocuklardan uzak durmaya kadar vermiştim
daha sonra yaş aralığını iyice geniş tuttum. Seksen yaşından fazla yatağa mahkûm
her hastayı öldürecektim.
Bu ölümlere cinayet demeye dilim
varmıyor ama kanunlarla yönetilen modern toplumumuzda yaptığım şeyin adına
cinayet deniyor, evet. Cinayetlerimin dikkat çekmesini istemiyordum. Bu yüzden
günlük ölüm raporlarının sayısına baktım. Yatan hastaların ölüm oranı günlük
15-20 kişiydi. Mantıklı bir sayıydı. Bu oranı dikkat çekici şekilde arttıracak
kadar cinayet işleyebileceğimi düşünmüyordum. İstatistikler harekete geçmeme
izin veriyordu ama insan öldürme konusunda bilgim yoktu. Yalnızca ölmelerini
dilediklerimin ölümünü görmüştüm bu zamana dek.Kendime ölümleri doğal gösteren
bir yöntem bulmam gerekiyordu.
Bunu düşünürken şirketin Şişhane’deki
ofisine gittim. Öğle yemeği için arkadaşlarla köşedeki pizzacıya gittik.
Şişhane’den Tünel Meydanı’na çıkan merdivenlere doğru yürüyen yaşlı bir amca
gördük. Takım elbise giymişti. Şapkası vardı. Masadaki kızlar ne kadar sevimli
olduğunu konuşuyor, erkekler kızlara yalakalık yapmak için onlarla aynı fikirde
olduklarını söylüyorlar ve saçma sapan yorumda bulunuyorlardı. Ben sesimi
çıkarmadan adamın merdivenleri güçlükle çıkışını izledim. İnsanları sevdiğim
günlerde merdivenleri ikişer ikişer çıkarken yaşlıların yanına geldiğimde tek
adımla çıkardım. Yaşlının beni görüp “zamanında ben de gençtim” deyip
üzülmesini istemezdim. İzlediğim adamın yanından geçen gençlerin hiç böyle bir
kaygısı yoktu. Adamın üzerimde bıraktığı etki hastanedeki adamla aynıydı.
Yalnızlık. Çaresizlik. Ölüm.
Masadan kalktım. Hesabı hızla ödedim
ve kimseye hiç bir açıklama yapmadan adamın peşinden gittim. Uzun ve dik
merdivenlerin yarısına gelmişti ve dinleniyordu. Kim bilir daha kaç kez mola
vermek zorunda kalacaktı. Önünde durdum. Yüzüme boş boş baktı. Beni göremeyecek
kadar kör olmalıydı.
“Size yardım etmemi ister
misiniz?” diye sordum. Şaşırdı. Neden şaşırmasın ki? En son ne zaman birisi ona
yardım etmişti ki?
Koluna girdim ve merdivenlerden
birlikte çıkmaya başladık.
“Kaç yıldır İstanbul’da
yaşıyorsunuz?”
Konuya doğrudan girmeyi her zaman
sevmişimdir.
“Doğma büyüme İstanbulluyum.” dedi
çekinerek. Aklımdan amacımı anladığı geçti. Belki yıllar içinde kazandıkları
tecrübelerle insanların asıl niyetlerini görebiliyorlardı.
“Kaç yaşındasınız”
“85”
Neden kısa ve net cümleler
kuruyordu ki? Bana güvenmiyor muydu?
“Eskiden sık sık buralara gelir
miydiniz?”
Bakışları ayaklarında. Her bir
adımını dikkatle atıyor. Düşmek istemiyor. Çünkü biliyor ki düşüp bir yerini
kırarsa bu onun için bir son olacak. Belli bir yaştan sonra kırılan kemikler
iyileşecek vakit bulamadan ait olduğu organizma ölür.
Merdivenden inen insanlara
korkulu gözlerle bakıyordu. Onların kendisine zarar vereceğinden korkuyordu.
Ama ben onun yanındayken kimsenin ona zarar vermesine izin vermezdim. Avını
leşçilere kaptırmak istemeyen bir aslandım belki de.
“Evet, sık sık gelirdim. Artık
anıları yaşamak için geliyorum. Çok yaşamak insana verilen en büyük ceza. O
kadar çok ölüm görüyorsun ki çevreni saran dünyanın, şehrin değişimine üzülmek
anlamsız geliyor. Öleceğin günü beklerken zaman geçirmek için dışarı çıkmaya
başlıyorsun.”
(Ne olmuştu da birden beni
bunları açıklayacak kadar yakın görmüştü diye düşündüm)
“Hadi, canımı al, kurtar beni”
Burada her şeyi bir saniyeliğine
durdurmak istiyorum. “Canımı al, kurtar beni” dediğinde bedenim ve ruhum iki
parçaya ayrıldı. İlk parça yaşlı adamın onu öldüreceğimi nereden bildiği ile uğraşırken;ikincisi,
çevreyi hızlıca kontrol ettikten sonra onu merdivenlerden aşağıya itiyordu. İlk
parça gerçek süper kahramanların yaşlı insanlar olduklarına ikna olmuştu bile. İlk
cinayetime kaza süsü vererek klişelerin en klişesini yapıyordum belki ama tanrı
olmanın insanın üzerindeki etkisini anlatmaya 2000 kelime yetmezdi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder