29 Ağustos 2016 Pazartesi

Kelebeğin Çırpınışı



Kapı gıcırdayarak açıldı. On beş yıldır bükemediği dizini sürüyerek odaya girdi. Meşe ağacından yapılmış ahşap dolaptaki plakçaların cam kapağını kaldırdı. Çok az plağı vardı. Az ama öz derdi, Korhan. Allen Ginsberg’in 1967 yılında doldurduğu ses kaydının plağı saman kâğıdından yapılmış basit bir kabın içindeydi. Kapakta iki önemli imza vardı. Bunlardan biri kapağa çizim yapan William’a ve diğeri Allen’a aitti. Dünyanın en değerli hazinesiydi. Bu plağın yanında iki tane Dylan’ın iki plağı vardı: Subterranean Homesick Blues, Slow Train Coming. Dylan’nın yanında tümü imzalı The Doors’un tüm plakları sıralanmıştı.

“Dylan” diye fısıldadı ve plağı alıp, özenle plakçalara yerleştirdi. İğneyi yavaşça bıraktı. Müzik çızırtı ile odaya yayıldı. Dylan gençti.

Yere kadar uzanan kadife perdelerin arasından içiri sızan gün ışığı odada uçuşan toz tanelerini yıldızlar gibi parlatıyordu. Güçlükle, ahşabı aşınmış, minderindeki desenleri yer yer dökülmüş tek kişilik koltuğa oturdu. Koltuğun karşısındaki duvar boydan boya kitaplıktı. Artık oturduğu yerden kitapların isimlerini göremiyordu. Neyse ki hafızası hala yerindeydi. On beş yıldır dokunmadığı kitapların yerlerini ezbere biliyordu. İkinci rafta caz teorisi, müzik tarihi kitapları; altındaki rafta edebiyat teorisi kitapları ve feminizm vardı. Ve daha birçok “izm” ile biten teori kitapları... Özlem her birinin nereden alındığını tek tek hatırlıyordu. Çünkü son on beş yılda yaptığı yegâne şey Korhan’la geçirdiği zamanları düşünmekti.

İç çekti.

Koltuğun yanındaki küçük, gri metal dolabın ilk çekmecesini açtı. Büyük, yeşil küllüğü alıp dolabın üstüne özenle yerleştirdi. El örgüsü, Peru’dan aldığı yeleğinin cebinden iki adet beyaz filtreli Chesterfield, diğer cebinden de kenarları aşınmış lacivert renkli Korhan’a ait olan zippoyu çıkardı. Sigaralardan birini yaktıktan sonra küllüğe bıraktı, diğerini içmeye başladı.

21 Mart Bahar başlangıcıydı.

1960’lı yıllarda saçlarında çiçekler varken, birbirlerine söz vermişlerdi. Ölüm tarihleri ne olursa olsun birbirlerini 21 Mart günü anacaklardı. Özlem on beşinci kez Korhan’ı anıyordu. Son beş yıl kocasının, biricik sevgilisinin yattığı küçük toprak parçasını ziyaret edemiyordu. Diz ağrısına ciğerleri ve kalbi de katılmıştı.

“Kalbe çöken ağırlıkla yaşamak buna denir herhalde” diye düşündü Özlem.

Sigaranın ağır dumanı odaya yayılırken Özlem Korhan’ın kazandığı ödüllerin tozunu en son ne zaman aldığını düşündü. Hatırlayamadı. Oysa hepsinin ne zaman, nerede alındığını biliyordu. Alkışlar hala kulaklarındaydı. Gündelik olayları hatırlamıyorken geçmişi tüm ayrıntılarıyla hatırlamak bir çok doktora göre sağlıksız bir durum olabilirdi. Ama Özlem’e göre zihnini gündelik meseleler ile meşgul etmek Korhan’a ihanet etmek demekti. Sadakat önemliydi. Korhansız bir dünyadaki tek teselli yolu geçmişi düşünerek uykuya dalmaktı. Belki de bu yüzden her şey hala tazeydi.

Övündüğü birçok eski davranışının biri de bir dakika içerisinde pek çok şey düşünüyor olmasıydı ve şuan düşündüğü tek şey “Peki Korhan neden onu bırakmıştı?”

Sigarasından derin bir nefes çekti. Ciğerleri öksürükle dumanı dışarı kustu. Takati kalmamıştı.

Kazadan sonraki üç ay kemiklerinin birleşmesini beklemişti. Kendisini hazır hissettiğinde eve gitmeye karar vermişti. Hazır olmak mı? Böyle bir yanılgıya düştüğü için kendisine ne kadar kızmıştı. Korhan’ın yokluna alışmak, onun yokluğu ile dolu eve adım atmaya hazır olduğunu düşünmek ne kadar boş  bir inançtı. İnanç? Korhan’ın gidişinden sonra Özlem’in tüm inanç sistemleri de yerle bir olmuştu.

Korhan da gitmek istememişti aslında.

Özlem, kazayla ilgili hiç bir şey hatırlamıyordu. Bir hafta komada kalmıştı. Gözlerini açtığında ağlamaya başlamıştı. Bir şekilde Korhan’ın artık hayatta olmadığını anlamıştı. Bu farkındalık belki de en çok annesini rahatlattı. Annesi elini tutmuş ve saatlerce birlikte ağlamışlardı.

Kazayla ilgili hiç bir ayrıntı bilmek istememişti. Zihni de ona yardımcı olmuştu. O gün yaşadığı her şey silinmişti. Kemikler kısmen iyileşebiliyordu.

Doktorlara göre Özlem o kazadan kurtulduğu için çok şanslıydı. Sadece dizinde hasar kalmıştı. Buna şans diyebilmeleri Özlem’i sinirlendirmişti. “Bencillik!” diye bağırmıştı. Aşık olduğun, tek bir geceyi bile ayrı geçirmediğin bir insanın öldüğü kazadan sağ kurtulmak nasıl şans olabilirdi. Dışarıdan bakıldığında kazadan arta kalan hasar dizini bükememek olabilirdi ama ya içinin, kalbinin, tüm zihninin paramparça olması ve bunun kalıcı sorunlarına kim ne yapabilirdi? Kimse Korhan’ı yeniden hayata getiremezdi.

Annesi ona eve gitmemesini söylemişti. “Babanla ben evi boşaltırız. Bir süre bizde kalırsın” dedi.

Özlem elbette bunu kabul edemezdi. Kocasının cenazesi kaldırıldığında komadaydı. Ölümünden üç ay geçmişti ve hala mezarına gidememişti. Annesinin ona eve gitme demesi Korhan’a yapılan bir hakaretti. O eve tek başına gidecekti. 

Küçük bir bastonla girmişti eve. Kapıyı açıp koridordan ilerledikçe üç ay önceki hayatına geri dönmüştü. Salona girdiğinde yere düşmemek için elindeki bastona dayanmıştı. Ev, üç ay önce bıraktıkları gibiydi. Korhan’ın çıkıp bir daha giremediği evde Özlem, üç ay öncenin oksijenini içine çekmişti. Soluduğu hava, bu eve, bu odaya girdiğinde Korhan hala hayattaydı. Tüm hücrelerini o havayla beslemek istemişti.

Salona girdiğinde karşılıklı duran koltuklar içinde yarım kalmış tüm duyguları yüzeye taşımıştı. Son gecelerinde, uyumadan önce, Özlem ikili koltukta uzanmıştı. Korhan tek kişilik koltuğu ona yaklaştırmıştı. Özlem yattığı yerden O’nun yüzünün her santimetresini bir kez daha defa incelemişti. Göz çukurları, kirpitleri, burnu, dudakları, çenesi. Karşılıklı sigara içmişler, Korhan Özlem’in ayaklarına masaj yapmıştı.

İkili koltuğa ilerlemişti Özlem. Ağlamamıştı. Hayır, ağlamaktan çok uzaktaydı. Nefretti içine düştüğü duygu. Koltuğa uzanmıştı. Son gecedeki gibi. Ama Korhan yoktu. Gözlerini kapamıştı. Onun yüzünü düşünmüştü. Tüm ayrıntıları.

O gece Beat Kuşağı ile ilgili bir etkinliğe katılmışlar ve eve sabaha karşı gelmişlerdi. Özlem, dönemin edebiyat teorilerini anlatmış, Korhan da trompetiyle küçük bir konser vermişti. Eve geldiklerinde Özlem çay içmek istemişti. Korhan da kahve. Isıtıcının suyu ısıttığını belirten tıslama sesini o an bile duyabilmişti.

Korhan gülümsemiş ve mutfağa girmişti. Özlem de peşinden hızlı adımlarla gitmişti. Bir an olsun ondan ayrılmak istememişti.

Temiz bardakları yoktu. Korhan hemen dolabı açmış ve iki büyük su bardağı çıkarmıştı. Kendi bardağına iki kaşık kahve, Özlem’in bardağına da bir poşet çay. Bardaklara su koymuş ama sonra kafası karışarak Özlem’e bakmıştı. Birlikteliklerinin üçüncü yılıydı ve artık anlaşmak için kelimelere ihtiyaç duymuyorlardı. Özlem Korhan’ın o bakışından kahve ile su miktarı arasındaki oranı çözemediğini anlamıştı. “Bir kaşık daha koy” demişti. Korhan O’na sanki atomu parçalamanın yöntemini söylemiş gibi hayran hayran bakmıştı. Korhan poşet çayın ipini yanlışlıkla koparmış, Özlem kaynar suya elini sokarak çıkarmıştı. Elinin yanmasının önemi yoktu.

Korhan’ın çıkıp bir daha giremediği evde her yanını alevler sarmıştı. Su içmek için mutfağa gittiğinde kendisini ayakta tutan son gücü de kaybetmişti. Mutfak tezgâhının üzerinde ters çevrili tozlu iki su bardağı mutfak zemininin ayaklarının altında kaymasına neden olmuştu. Kendisine geldiğinde akşam olmuştu.

Dylan’ın sesi kesildiğinde daldığı düşüncelerden sıyrıldı. Yeleğinin cebinden iki yeni sigara çıkardı. Biri küllük diğeri kendisi için. Kitaplığın nadire kabinesi şeklinde düzenledikleri raflarına baktı. Fotoğraflar. Kar küresi. Ankara. Küçük gül reçeli kavanozu. Küllük. Özlem’in çocukluğundan kalan pirinç mikroskop. Dedesinden hatıra. Ve kişisel tarihlerinde her şeyden daha önemli olan kırmızı atlı karınca müzik çalar.

Korhan onu Frisco’daki rehin dükkanından almıştı. Kırmızı boyaları yer yer dökülmüştü. Metal kısımları paslanmıştı. Atların üzerindeki boyalar neredeyse yok olmuştu. Ne rengi önemliydi, ne de paslanmış olması. Müzik mekanizması hala kusursuz çalışıyordu. Korhan buna Alman mühendisliği demişti. İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma müzik kutusu nasıl bir yolculuktan sonra Frisco’ya ulaşmıştı? Bunu anca tanrı bilebilirdi.

Çaldığı müziğin ahengi Özlem’in gri düşüncelerine eşlik ediyordu.

9 Temmuz 1969’u anımsadı Özlem. Doktoraya kabul almıştı. Yakın arkadaşı Nuray ile bunu kutlayacaklardı. Meşrutiyet Caddesi üzerinde Pera Palas’a yakın caz barlardan birine gidecekler ve daha sonra Nuray’ın Şişli’deki evinde kalacaklardı. Planın sadece ilk aşaması hayata geçebilmişti. Akşam 10’da Nuray ile girdiği bardan sabah 6’da çıkmıştı. Yanında Nuray değil başka biri vardı.

İçerisi neredeyse boştu. Orkestra henüz sahne almamıştı. İki arkadaş kırmızı şaraplarını içerken yanlarına bir adam gelmişti. Kumaş pantolon üzerine giydiği çizgili gömleğin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Sakalsız yüzü köşeliydi. Gözlerine kadar indirdiği fötr şapka tüm dikkati biçimli dudaklarına kaymasını sağlıyordu.

Sohbet ettikleri süre boyunca adam sadece Özlem’le ilgilenmişti. Özlem de belki adamın çevresine yaydığı güven duygusundan belki de şarabın etkisinden gündelik hayatı ile ilgili her şeyi anlatmıştı. Edebiyat ile müzik üzerine saatlerce konuşabilirlerdi. Özlem bunu biliyordu. Adam “Günün birinde San Francisco’ya gider, orada caz ile edebiyat arasındaki ilişkiyi araştırabilirsin belki” demişti. Özlem’in üzerinde çalışmak istediği konu da tam olarak buydu. Böyle bir tesadüfe deterministler kader diyebilirdi ancak.

Adam izin isteyip masadan ayrıldıktan sonra Nuray adama hiç güvenmediğini başparmağını işaret parmağıyla ölçerek gösterse de Özlem hayatında ilk defa âşık olduğu hissetmişti.

Adam sakin adımlarla sahneye doğru yürümüş, sahnenin arkasından, izleyicilerin görmediği bir noktadan trompetini almıştı. Sigaradan son bir nefes almıştı. Duman kurşun gibi ağır havada, sahne ışıklarının arasında asılı kalmıştı. Yanan sigarayı umursamaz bir şekilde sahneye bırakmıştı. Mikrofona yaklaşmış ve Özlem’i göstererek “bu parça surada oturan nehir saçlı kadın için, henüz adını bilmesem de” demişti. Özlem, hayranlıkla parçayı dinlemiş, Korkan’ın vücudunun bir parçası halini alan trompetle attığı doğaçlama soloda gözyaşlarını tutamamıştı. O gece Korhan orkestrası ile sabaha kadar çalmış ve sonra birlikte Korhan’ın Tarlabaşı’ndaki evine gitmişlerdi.

O geceden iki yıl dört ay sonra Korhan Frisco’daki dairelerinde müzik kutusunu Özlem’e hediye etmişti. Küçük bir çocuk gibiydi o akşam Korhan. Özlem müzik kutusunu çalıştırdığında İstanbul’daki caz kulübünde Korhan’ın O’nun için çaldığı şarkının masum melodilerini duyunca tüyleri diken diken olmuştu. Şaşırmıştı. Çünkü şarkı bilinen bir şarkı değildi ama melodisi Özlem’e göre tanrısaldı. Şarkının bir müzik kutusunda olması çok düşük olasılıktı, o müzik kutusunun Amerika’nın bir kentindeki rehin dükkânına ulaşması daha düşük olasılıktı. Korhan’ın o rehin dükkanına gitmesi ve müzik kutusunu bulması ise mucizeydi. Ama hayat raslantılardan oluşuyordu.

San Francisco’nun uzun yaz gecelerinde insanlar ışıkları kapatırlar, müzik kutusunun ağır aksak, bazı yerleri hatalı melodisini saatlerce dinlerler, sohbet ederler, şarap içerlerdi.

Müzik kutusu şimdi karşısında, Ankara’daki evlerinde, Korhansız bir dünyada, kitaplıkta duruyordu. Yüzyıllık müzik kutusu, varlığından itibaren Korhan ile Özlem’in anılarını da içine hapsediyordu.

Ayağa kalktı. Dizi acıdı, yüzünü buruşturacak kadar acımıştı. Dengesini kaybeder gibi oldu ama ayakta durmayı başlardı. Kitaplığa ilerledi. Müzik kutusunu aldı. Üzerindeki tozlar umurunda değildi. Koltuğa geri döndü ve yavaşça kendisini koltuğa bıraktı. Kutunun yanındaki kolu haraket etmeyene kadar çevirdi, küllüğün yanına bıraktı.

Uzun yıllardır çalışmamış, bakımı yapılmamış olmasına rağmen müzik kutusu melodiyi çalmaya başladı. Her şeyin toz içinde olduğu loş odada çiçeksi kokular yayılmaya başladı. Göz kapakları giderek ağırlaştı ve sonunda kapandılar. Parmaklarının ucunda hissettiği halının cansız, plastik, yapay hissi kendini canlı, doğallığa bıraktı.

Özlem panikle gözlerini açtı. Karışında göz alabildiğine uzanan papatya tarlasını gördüğünde rüyada olduğunu anladı. Ayaklarına baktı. Çıplaktılar. Üzerinde ayak bileklerine kadar inen beyaz, bol elbise vardı. Elbisenin eteklerini tuttu ve kendi çevresinde küçük bir kız çocuğu gibi döndü. Dizi ise ağrımıyordu ve hatta bükülebiliyordu.

Çimenlerin nemi ferahlatıcıydı. Papatyalar insana enerji veriyordu. Koşmaya başladı uçsuz bucaksız tarlada. Saçları, nehir saçları geri gelmişlerdi. Sırtına değiyordu ve Özlem her bir saç tanesini ayrı ayrı hissedebiliyordu. Koştu ve koştu. Burnuna deniz kokusu gelmeye başladığında hızını arttırdı. Hayatında gördüğü en harika rüyaydı. Papatyalar ve çimenler O’nu omuzlarında taşıyorlardı. Kutsal bir törenin parçası gibiydi. Koştu.

Papatya tarlasının gerisinde mavi gökyüzü ile birleşen okyanusu gördü. Tarlanın sonunda bir ağaç vardı. Yaklaştıkça ağacın falezin ucunda durduğunu gördü. Ağacın altında durdu. Kalın gövdesine yaslandı. O zaman rüyasında güneşin olmadığını kavradı çünkü ağacın gölgesi yoktu. Terlememişti bile. Neden terlesin ki? İlkbaharın başları Ankara her zaman serin olurdu. Şu an çalışma odasında koltukta uyuklayan yaşlı beden sıcaktan daha çok soğuğu hissediyor olmalıydı.

Rüzgar biraz daha şiddetlendi. Saçları ve elbisesi dalgalandı. Aynı anda ağacın yaprakları ve dalları arasından müzik kutusundaki melodi duyulur oldu. Özlem müzik kutusunun yaşlı bedeninin uyuduğu odada hala çalıştığını düşündü.

Falezin ucunda durdu, aşağıya baktı. Dalgalar kayaları şiddetle dövüyordu. Dünyanın sonunda duruyorum, diye düşündü. İleride bulutların toplandığını gördü. Fırtına yaklaşıyordu.

“Merhaba”

Kalbi birden hızlandı. Bu ses, yumuşak kadifemsi ses. Korhan’ın sesi.

Arkasına döndü. Evet! Korhan’dı bu. Bir an bile düşünmeden Korhan’ın boynuna sarıldı. Hayatı boyunca hiç bir şey Korhan’a sarılmak kadar huzur vermiyordu. Uyanmamalıydı. Sonsuza kadar uyumalıydı.

“Uyanmayacaksın bebeğim” dedi Korhan. Sıkı sıkı Özlem’e sarılmıştı.

“Uyanmak istemiyorum. Gördüğüm en güzel rüya” dedi.

“Bebeğim, sonunda kavuştuk, gelmen neden bu kadar uzun sürdü? On beş yıldır burada, bu tarlada seni bekledim.”

Her zaman şakalaştıkları gibi, “Holden sendromu” dedi Özlem ve gülümsedi.

“Başka bir zamanda ve başka bir hayatta yarım kalmış her şeyi tamamlayacağız. Ama şimdi gitmeliyiz.”

Özlem nereye diye soracakken Korhan “nereye diye sorma, ben de bilmiyorum. Bildiğim tek şey tam olmak, bütün olmak için gitmemizin gerektiği.” Özleme göre sözünün tamamlanması çok güzeldi.



21 Mart 1994 Pazartesi sabah 09.07’de müzik kutusu son melodiyi çaldığında, Özlem’in kalbi son kez attı. Loş oda sessizliğe bürünürken küllükte yan yana duran iki sigaradan hala duman yükseliyordu. Aynı anda İstanbul’un uzak bir köşesinde 23 günlük bir bebek tavanı izleyerek kendi kendine mırıldanıyordu. Annesi doğum iznindeydi ve önceki gece uyuyamamıştı. Bebeğin beş yaşındaki ablası hayranlıkla kardeşini izliyordu. O’nun büyüdüğünü ve birlikte geçirecekleri günlerin hayalini kuruyordu. Günün herhangi bir saati, dakikası ya da saniyesi dünyada aynı anda gelişen olayları ortak paydada toplamaya yetiyordu ve belki de bütün bilinmezliğiyle buna “hayat” diyordu insanlar. Aynı anda on beş yaşındaki bir genç okula giderken müzik dinliyor; 60’lı yılların ne kadar güzel olduğunu düşünüyordu. Bob Dylan yetenekliydi. Aldığı ilk Camel paketini özenle açıp bir dal sigara çıkardı ve yaktı. Genç çocuk ileride düşünmesi gereken pek çok yetişkin davranışlarını bir kenara bırakıp “Gitar almalıyım, hem de akustik” dedi.