Gün
doğumunda Anlatıcı'nın yanında gitmek için kalktı. Bir gün önce topladığı bitkileri
ve yakaladığı kuşu alıp yürümeye başladı. Kutila, uzaktan insanlarının yaşadığı
evlere baktı. Birbirine bitişik evler yüksek bir duvar oluşturmuştu. Yırtıcı
hayvanlardan korunmanın en iyi yolu buydu. Son iki baharını Marbiku tarafından
kutsanmış ağaç kovuğunda geçiriyordu. Gün doğumunda Anlatıcı'nın ihtiyaçlarını
karşılar, gün batımında kovuğa dönerdi. Burada, yaratıcılar ve atalar tarafından
eğitilirdi.
Kutila
ağır adımlarla evlerine doğru yürüdü. Yüksek duvarlara geldiğinde bir halatı
çekti ve ahşap merdiveni indirdi. Merdivenden tırmandı. Merdivenin başında
bekleyen koruyucu onu tanıyordu ve geçmesine izin verdi. Evlerin üzerine çıkınca
merdiveni peşinden çekti. Halkı hala rüyalarındaydı. Kutila Anlatıcı'nın evine
gittiğinde eve açılan deliğin kapalı olduğunu gördü. Beklemesi gerekti. Çünkü
kapı sadece Anlatıcı dua ettiğinde kapalı kalır ve duanın bittiğini ocağa attığı
yaş otların yanması sonucu çıkan dumandan anlardı. Kutila çevresine baktı. İnce
halatlara asılarak kurutulmaya bırakılmış meyveler ve etler vardı. Bu bahar
kabilenin büyüklerini hayal kırıklığına uğratacak kadar az meyve
yetiştirebilmişlerdi. Hayvanları halkını besleyecek kadar uzun
yaşayamamışlardı. Avcılar çıktıkları avlardan elleri boş ve utanç içinde
dönmüşlerdi. Yakındaki nehirde artık balık çıkmıyordu. Kadınlar diğer halkları
ziyaret etmişlerdi. Yanlarına işlenmemiş, en kaliteli parlak siyah taşları,
kemikten kolyeleri almışlar ama, onlar da evlerine boş dönmüşlerdi. Diğer
halklar için de durum farksızdı. Artık yapmaları gereken tek şey kalmıştı. Tüm
halkların anlatıcıları toprağın, gökyüzünün, nehirlerin ve tüm ateşlerin tek sahibi
Nerencu'ya yalvarmaya gideceklerdi. Kutila da Anlatıcı’ sına eşlik etmeyi umut
ediyordu.
Görebildikleri
ve bilebildikleri dünyada yedi kabile vardı. Yedi kabilenin ortak ataları çok
uzaktaki mağarada topraktan yaratılmışlardı.
Çıktıkları uzun yolculuklarında farklı yerlere gitmişlerdi. Kutila'nın
ataları buraya, parlak siyah taş yataklarına yakın yere yerleşmişlerdi. Önce
küçük yuvarlak kulübelerde yaşamışlar, daha sonra şimdiki evlerini yapmışlardı.
Apsin
kabinenin ellinci anlatıcısıydı. Kutila bir gün Anlatıcı'ya kaç bahar gördüğünü
sormuştu. Seksen dört bahar cevabını almıştı. Apsin eklemişti, "geriye on
altı baharım kaldı".
Anlatıcılar
halkına yol gösteren seçilmiş kişilerdi. Atalar ile temasa geçebilen, onların
halkları için söylediklerini duyabilen, görebilen ve hissedebilenlerdir. Ataların
söylediklerini halka anlatanlardı.Yedi kabilenin anlatıcıları yüz bahar
yaşadıktan sonra ruhlarını Nerencu'ya sunmak için dağlara çıkarlardı. Kutila
eğitimlerden geçebilirse diğer anlatıcıların Nerencu'nun evindeki sınavına
katılacak, üç bahar boyunca daha önce kimsenin gitmediği yerlere gidip
Nerencu'nun ruhuna kendisini tanıtacak ve evine döndüğünde anlatıcı olarak
halkına hizmet edecekti.
Kutila
da her anlatıcı gibi aynı rüyayı gördüğünde seçilmiş olduğu anlamıştı.
Rüyasında uzaktaki dağdan en güzel parlak siyah taşı çıkarıyordu. Onu özenle
işliyor, ucunu sivri iki yanı keskin bir bıçağa dönüştürüyordu. Beline
bağladığı bu bıçağa kemikten bir sap yapmak için uzun çayırlığa gidiyor ve bir
yavru leopar avlıyordu. Leoparın uyruk kemiğinden yılan biçimli bir sap yapıp
bıçağa bağlıyordu. Anlatıcının evine gidip bu bıçak ile kalbini çıkarıp Nerencu
adına hiç sönmeyen ateş atıyordu. Anlatıcının bedenini kucaklayıp evlerin dışındaki büyük ağacın altına koyuyordu. Burada anlatıcının
ruhunu etlerden ve kemikten ayrılması için akbabalara veriyordu. Ruhu özgür
kalan anlatıcının kemiklerini topluyor ve artık kendi evi olan anlatıcının
evine getiriyordu. Anlatıcının iletişimde olduğu ve ocağın yanındaki çukurda
bulunan önceki anlatıcının kemiklerinin arasında bırakıp üzerini kapatıyordu.
Rüyasını
ilk annesine anlatmıştı. Annesi onu Anlatıcı'ya götürmüştü. Kutila korka sıkıla
rüyasını anlatmıştı. Halkının en önemli kişisini rüyasında öldürmekten utanç
duyuyordu. Ama Anlatıcı gülümsemişti. Ayağa kalkmış ve Kutila'nın annesinden
dışarı çıkmasını istemişti. Kutila merdivenden çıkan annesinin arkasından
üzüntüyle bakmıştı. Anlatıcı duvarda özel yerinde duran parlak siyah taştan
yapılmış aynayı almıştı. Aynayı ateşe doğrultmuş, ateşten gelen ışığı
Kutila'nın yüzüne yansıtmıştı. O an Kutila korkularından sıyrılmış ve kendisini
tek olan ile bir hissetmişti. Nerencu ile. Anlatıcı Kutila’dan her gün
doğumunda yanına gelmesini istemişti. Tüm bunlar on dört bahar önce olmuştu.
Kutila üç bahardır ağaç kovuğunda yaşıyordu.
Halkı
yavaş yavaş evlerin tepesine çıkmaya başlamıştı. Güneş yükselirken sıcaklık da
artıyordu. Anlatıcı bir gece kutsal bitkiden yaptığı çayı Kutila’ya sunarken
bir zamanlar soğuk beyaz kayaların bildikleri ve bilmedikleri tüm dünyaları
sardığını anlatmıştı. Kalın kürklü kıyafetler onları sıcak tutmuyormuş. Soğuk
beyaz kayalar zorluymuş. Ateş tanrısı yardımıyla ısınmışlar. Soğuk taşa dönen
otları ateş tanrısı yardımıyla kaynatmışlar. Hastalandıklarında ateş tanrısı
korumuş onları. Hayvanlar ateş tanrısından korkup kaçmışlar. Şimdi Nerencu
diyorlardı o ateş tanrısına. Bu yüzden Anlatıcının evindeki ateş hiç sönmezdi.
Kutila
Anlatıcının evinden yoğun dumanın çıktığını görünce ayağa kalktı. Bitkileri bir
eline, kuşu diğer eline aldı. Evin tepe kapağını açıp ahşap merdivenden aşağıya
indi. Anlatıcı ocağın başında yanan yaş bitkileri elindeki asası ile
düzeltiyordu.Kutila’ya dönerek:
“Tavuğu
geri götür. Keçi sütü getir. Toprak ve kırmızı soğan kabuğunu da unutma.”
Kutila
Anlatıcı’nın oturduğu ve ataların dinlendiği çukurun üstündeki düz kaya
parçasının üzerinde yığın halinde iplikler durduğunu gördü. Ataların anlatıcıya
yol gösterdiklerini anladı. Kutila yeniden yukarı çıkacakken Anlatıcı O’na
“mavi kabuk da gerekli, elimdeki yetmeyecek. Toplaman lazım” dedi. “Mavi kabuklar
akan suyun dizlerine kadar geldiği yerlerdedir.”
Güneş
en tepeye geldiğinde akan suya ulaştı. Mavi kabuklu su böceklerinden toplayıp
beline astığı deri kesesine koydu. Kesenin ağzını sıkıca kapattı. Suya daldırıp
kesenin içini su ile doldurdu. Çünkü mavi kabuklu su böceklerinden en güzel en
canlı mavi rengi elde edebilmelerinin tek yolu kabukların kurumadan
ezilmesiydi. Bu yüzden kesesindeki su bitmeden köye dönmeli ve kabuklu su
böceklerini su dolu kaseye bırakmalıydı. Anlatıcının diğer isteklerini ise bunu
yaptıktan sonra gerçekleştirdi.
Keçi
sütü dolu sürahiyi yere bıraktıktan sonra bir kaç adım geriye çekildi. Anlatıcı
ipleri alıp özenle süte batırdı. Aynı anda “göklerdeki yolların. Topraktaki
yolların. Sulardaki yolların. Bulutlarda yaşayan çocukların. Topraktaki
ataların. Sulardaki yaratıcıların. Bize yardım edin. Yolumuza çıkacak kötü
ruhları bizden uzak tutun. Bizim yanımızda olduğunuz gibi kardeşlerimizle de
olun” dedi. Kutila bu duayı daha önce duymamıştı. Yol duası diye düşündü.
Anlatıcı
iplikleri kasenin içinde bıraktıktan sonra Kutila’ya işaret etti. Kutila
saygıyla içinde mavi kabuklu su böceklerinin olduğu kaseyi anlatıcının dizinin
yanına koydu. Anlatıcı kasenin içinden böcekleri tek tek aldı. Küçük çakmaktaşı
bıçak ile kabukları ayırdı. Böcekleri ayrı kaba, kabukları ayrı kaba koydu.
Ayıklama işi bitince böceklerin olduğu kaseyi kendisinden uzaklaştırdı.
Anlatıcının hareketlerindeki uyumu ve ahengi Kutila dikkatle izliyordu. Anlatıcı
kabukların olduğu kaseyi aldı. İçindeki suyu biraz boşalttıktan sonra kabukları
üzerinde boydan boya yılan şekli kazınmış havanın içinde yavaş hareketlerle
ezmeye başladı. Bazen havanın içine su ekledi. Kabukları macun kıvamına gelene
kadar havanda ezdi. Küçük parmağını havana daldırdı ve oluşan macunun kıvamını
kontrol etti. Sütün içindeki ipliklerden bir kısmını alıp havanın içine koydu.
Yanında yerde duran yassı ince kemik alet ile iplikleri ağır ağır karıştırmaya
başladı. Anlatıcı havanın içindeki tüm iplikleri mavi renge dönüşene kadar
karıştırmaya devam etti. Aynı işlemleri toprak
ve kırmızı soğan kabuğunda da yaptı. Sonra iplikleri özenle ataların
kemiklerinin olduğu çukurun üzerindeki düz kayanın üzerine bıraktı. Dikkatle
dizdi. Kuruduktan sonra iplikleri dokuma tezgahına yerleştirdi. Üzerinde farklı
desenlerin olduğu ağırlıklar ile dikey iplikleri sabitledi. Küçük dokuma
tezgahının yanından kemik iğneyi aldı ve dokumaya başladı.
Kutila,
ilk defa Anlatıcı'nın dokuma yaptığını görüyordu. Geride yaptığı her hareketi
dikkatle izliyordu.
"Kapağı
kapat" dedi Anlatıcı. Kutila tahta merdivenden çıkıp kapağı kapadı.
Anlatıcının gölgesi ocaktan odanın içine süzülen ışık sayesinde arkasındaki
duvara yansıyordu. Kutila onun tüm hareketlerini özenle izliyordu.
Her
bir düğüm Kutila'nın aklını bulandırmaya başladı. Gözü duvardaki yansımaya kaydı.
Anlatıcı'nın gölgesi yavaş yavaş bir kuşa döndüğünü gördü. Dokuma sırasında
kollarının hareketi yansımada kanat çırpan kuştu adeta. Kutila kuşun Anlatıcı'nın bahar duasında
anlattığı kaz olduğunu biliyordu. İşte o zaman Kutila Anlatıcı'nın neden dokuma
yaptığını anladı. Anlatıcı kaza hangi yoldan gideceklerini ve Nerencu’ya nasıl
ulaşacaklarını danışıyordu. Anlatıcı oturduğu yerde, Kutila'nın daha önce
görmediği hızda dokuma yapıyordu. İğneyi hızla sağdan sola geçiriyor, küçük
tahta sopa ile ilmekleri sıklaştırıyordu. Sonunda Anlatıcı oturduğu yerde
yükseldi. Kutila, ocağa hoş kokulu bitkiden attı. Anlatıcı'nın kaza binmesi
için ocağı her zamankinden daha canlı tutması gerekiyordu. Kaz, Anlatıcı'yı
doğru yere götürecekti.
Anlatıcı
neredeyse bir insan boyu yükseldi. Kutila dokuma tezgahında üzerinde dalgalı
nehir ve dağların olduğu dokuma parçasını aldı. Altında ata kemiklerinin olduğu
taşın üzerine özenle serdi. Çıkacakları yolculuğa izin vermeleri için Anlatıcı
dua edecekti. Anlatıcı neredeyse evin üst duvarına kadar yükselmişti. Kutila
ilk defa görse de ne korkuyor ne de şaşırıyordu.
Anlatıcı
anlaşılmaz sesler çıkarmaya başladı. Bu yolunu bulmakta zorluk yaşadığını
gösteriyordu. Yolunu bulması için Anlatıcı'nın dengeye sokulması gerekiyordu.
Ayrıca yaşadıkları dünya ile kazın yaşadığı yukarı dünya arasında bir köprüye
ihtiyaç duyuyordu. Kutila duvardaki küçük davulu aldı. Davulun çevresi keçi
kemiğinden yapılmış, kemiğin arasına leopar derisi gerilmişti. Üzerine kırmızı
toprak boya ile bir yuvarlak ve yuvarlağın ortasına da bir çizgi çekilmişti.
Yer ile gök arasındaki köprüydü bu davul. İnsanlarına açık bahar duasında ya da
kışları yaptıkları dualarda kemik bir sopa ile çalınan davul şimdi elle
çalınmalıydı. Kutila çıkacak sese insan ruhundan bir parça karışması
gerektiğini biliyordu. Köprü böyle kurulabilirdi.
Kutila
önce yavaş ve düz bir şekilde davula vurmaya başladı. Ses evin içinde yayılıp
Anlatıcı'ya ulaştığında Anlatıcı'nın çıkardığı sesler ritme uyumlu hale geldi.
Biraz sonra daha anlaşılır seslere dönüştü. Kutila, vurmayı hızlandırdı ve düz
olmayan bir ritim tutturduğunda Anlatıcı'nın sözleri iyiden iyiye anlaşılır
oldu.
"Nehre
gideceğiz. Suyunda yıkanacağız. Çamuru ile bütün vücudumuzu boyayacağız. Beyaz
bir kaza dönüşeceğiz. Dağları aşıp Nerencu’nun evine vardığımızda dokumayı
oradaki ocakta yakacağız. Küllerini getirip halkımızın bahar yemeğine katacağız.
O zaman yer daha verimli olacak. Gök ile yer arasındaki köprü olan ben Apsin,bunu
diğer tüm halkımıza ileteceğim"
Anlatıcı
yavaş yavaş yere inerken Kutila'nın da davula vuruşları yavaşladı. Anlatıcı
gözleri kapalı yatağına doğru sürünürken Kutila odanın köşesindeki kovadan bir
kap su alıp Anlatıcı'nın yanına gitti. Anlatıcı'nın su içmesine yardım edecekti
ki kasenin içinde kendi görüntüsünü gördü. Saçları ve kaşları yoktu. Korkuyla elini
saçına götürdü. Evet, saçları gerçekten de yoktu. Kaşlarına dokunduğunda terli
derisini hissetti. Kutila’nın aklı karıştı. Geriye odaya baktığında yerde tutam
tutam saçlarını gördü. Ne zaman saçlarını kazımıştı? Neden böyle bir şey
yapmıştı? Halkı arasında saç kazımanın kötü şans getirileceğine inanılırdı.
Anlatıcı atalar ve yaratıcılar ile birlikte çıktığı yolculuktan döndüğünde bu
durumu nasıl açıklayabilirdi? Analar Evine sokulup sürgün edilir miydi? Ne
yapması gerekiyordu? Anlatıcıyı yalnız bırakamazdı çünkü yolculuktan geri
dönmek her zaman kolay olmuyordu. Onu bu halde bırakırsa ve Anlatıcı’nın başına
bir şey gelirse, atalar ya da yaratıcılar onu bırakmazsa AnalarKutila’yı ölüm
yolculuğuna çıkarırlardı. Sürgün ölümden daha iyi, diye düşündü ve Anlatıcı’nın
yolculuğundan dönmesini beklemeye karar verdi.
Güneş
batmaya başladığında Anlatıcı yolculuğundan dönmeye başladı. Gökyüzü
karardığında kalkıp oturdu. Dünyaya sessizlik çöktüğünde ise gözlerini açtı.
Anlatıcı
atalar ve yaratıcılar ile çıktığı yolculuktan döndüğünde kimseyle konuşmadan
kasedeki suya yolculuğunu anlatır, daha sonra, kutsal ateşte suyu kaynatır,
içine şifalı bitkiler koyardı. Bitkiler kaynadıktan sonra suyu kil süzgeçle süzer
ve içerdi. Böylece ataların ve yaratıcıların ruhları Anlatıcı’nın ruhuyla
buluşurdu.
Kutila
Anlatıcı’nın suyu hazırlamasını odanın zifiri karanlık köşesinden izledi. Son
yudumu içen Anlatıcı “korkmana gerek yok Kutila, saçlarını ve kaşlarını kesmeni
atalar söyledi” dedi. Kutila bunun üzerine çekingen adımlarla Anlatıcı’nın
yanına yaklaştı. Anlatıcı Kutila’yı kolundan tuttu ve ocağa yaklaştırdı. Yere
oturmasını söyledi. Kutila ondan istenileni hemen yaptı. Anlatıcı kuru
elleriyle Kutila’nın tıraşlanmış başını okşamaya başladı. Elleri değdikçe kafasında
yanma hissetti. Sanki yarasına tuz basılıyor gibi hissetti.
“Ağacın
altındaki nöbetin bu gece sona erdi. Bu gece burada benimle kalacaksın. Yarın Nerencu’nun
için çıkacağım yolculuğa benimle birlikte geleceksin. Şimdi gidip kovuktan
eşyalarını topla ve buraya geri dön.”
Anlatıcı
belindeki ipe bağlı mührü çözüp Kutila’ya verdi.
“Güneş
batalı, yıldızlar yükseleli çok oldu. Koruyucular seni gördüklerinde onlara bu
mührü göster” dedi. Kutila Anlatıcıların mührünü avucunda sıkı sıkı tutarak evden
ayrıldı. Koruyucular duvardan inmeden önce onu durdurdu. Mührü gösterdi ve
ağaçtan eşyalarını alıp geri döneceğini söyledi. Koşarak ve gecenin
karanlığında hiç korkmadan ağaca ulaştı. Eşyalarını sazdan örülmüş sepetine
doldurup köyüne döndü. Mührü yeniden Anlatıcı’ya verdi. Yarın güneş doğar
doğmaz yola çıkmaları gerekecekti. Bu yüzden dinlenmeleri gerekiyordu. Kutila
kutsal ocağın güvenli sıcaklığında gözlerini kapadı. Zihninde anlık canlanan
görüntüye çoktan kapılıp gitmişti.
Yüksek bir kapının önünde duruyor. Kapının
iki yanında üst kısımlarında iki büyük canavarın işlendiği büyük iki taş var. Kapıdan
da yüksekler. Kapıdan geçiyor. Bir yola giriyor. İki yanında yüksek taş duvar
var. Kutila yolda ilerliyor. Dar yol biraz genişledikten sonra iki yana
ayrılıyor. Kutila önce sağa dönüyor. İlerliyor ama yolun bir taş ile
kapandığını görüyor. Taşın üzerine domuz işlenmiş. Geri dönüyor. Diğer tarafa
yürüyor ama bu yolunda yine taşla
kapatıldığını görüyor. Taşın üzerinde kuş işlenmiş. Kutila ilk yola geri
dönmeyi ve dışarı çıkmayı istiyor. Koşuyor, koşuyor ama dışarı çıkmak yerine yine
yol ayrımına geliyor. Taş duvarlar yüksek. Yukarı baktığında gökyüzünü
görebiliyor. Tırmanmak istiyor ama taşların arasında adım atacak ya da
tutunacak çıkıntıların olmadığını görüyor. Her bir taşa dokunmaya başlıyor bir
çıkış yolu bulmayı umarak. İki yüz on üçüncü taşa dokunduğunda bir sesle donup kalıyor.
Bir kadın sesi. Adını bilen bir kadın sesi.
“Kutila. Buraya konulan her bir taş benim
adımla konuldu. Yüksek dağlardan kesilip çıkarılan ve şekillendirilen taşların
üzerine benim suretlerim benim adımla işlendi. İç içe dairelerden oluşan evimi
inşa etti insanlar binlerce bahar önce. Çiçeklerin açışını benim adımla burada
kutladılar. Yapraklar sarıya döndüğünde benim adıma kurbanlar kestiler.
Dağların gerisinden geldiler. Nehirlerin gerisinden geldiler. Ormanların
ardından geldiler. Hepsi, tüm halklar sadece benim adım için bir araya
geldiler.”
Kutila geriye dönüyor. Konuşan kadının kim
olduğunu biliyor. Nerencu. Ama asıl öğrenmek istediği Nerencu’nun O’na nasıl
göründüğü.
Nerencu Kutila’nın zihninden geçenleri
görebiliyor ve ona yumuşak bir sesle “bana bak” diyor.
Kutila dönüyor.
Kırmızı alev saçları var. Alevler yüzünü
yalayıp geriye doğru uzuyor. Gözlerinin rengi sürekli değişiyor. Gökyüzü
mavisinden orman yeşiline. Uzun toprak rengi bir elbise giymiş. Elbisenin ucu
toprağa değiyor. Değdiği yerlerde çiçekler açıyor. Kutila büyük Nerencu’nun beyaz
teninde ataların ve yaratıcıların tüm arzusunu görüyor.
“Yolculuk için Anlatıcı’nın seni götüreceği
yerde Anlatıcıların en büyüğü bir kase yapacak. O kasenin üzerindeki desenler
beni bulmanı sağlayacak. Ben çok uzaklardayım. Beni bulmalısın Kutila. Benim
bulup tüm halkları bir yapmalısın ki bereket yeniden artsın”
Kutila
gözlerini açtığında Anlatıcı’nın sabah suyunu hazırladığını gördü. Yolları
uzundu ve Kutila rüyasını Anlatıcı’ya anlatacaktı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder