28 Eylül 2017 Perşembe

Kutila ve Anlatıcı: Başlangıç

Gün doğumunda Anlatıcı'nın yanında gitmek için kalktı. Bir gün önce topladığı bitkileri ve yakaladığı kuşu alıp yürümeye başladı. Kutila, uzaktan insanlarının yaşadığı evlere baktı. Birbirine bitişik evler yüksek bir duvar oluşturmuştu. Yırtıcı hayvanlardan korunmanın en iyi yolu buydu. Son iki baharını Marbiku tarafından kutsanmış ağaç kovuğunda geçiriyordu. Gün doğumunda Anlatıcı'nın ihtiyaçlarını karşılar, gün batımında kovuğa dönerdi. Burada, yaratıcılar ve atalar tarafından eğitilirdi.
Kutila ağır adımlarla evlerine doğru yürüdü. Yüksek duvarlara geldiğinde bir halatı çekti ve ahşap merdiveni indirdi. Merdivenden tırmandı. Merdivenin başında bekleyen koruyucu onu tanıyordu ve geçmesine izin verdi. Evlerin üzerine çıkınca merdiveni peşinden çekti. Halkı hala rüyalarındaydı. Kutila Anlatıcı'nın evine gittiğinde eve açılan deliğin kapalı olduğunu gördü. Beklemesi gerekti. Çünkü kapı sadece Anlatıcı dua ettiğinde kapalı kalır ve duanın bittiğini ocağa attığı yaş otların yanması sonucu çıkan dumandan anlardı. Kutila çevresine baktı. İnce halatlara asılarak kurutulmaya bırakılmış meyveler ve etler vardı. Bu bahar kabilenin büyüklerini hayal kırıklığına uğratacak kadar az meyve yetiştirebilmişlerdi. Hayvanları halkını besleyecek kadar uzun yaşayamamışlardı. Avcılar çıktıkları avlardan elleri boş ve utanç içinde dönmüşlerdi. Yakındaki nehirde artık balık çıkmıyordu. Kadınlar diğer halkları ziyaret etmişlerdi. Yanlarına işlenmemiş, en kaliteli parlak siyah taşları, kemikten kolyeleri almışlar ama, onlar da evlerine boş dönmüşlerdi. Diğer halklar için de durum farksızdı. Artık yapmaları gereken tek şey kalmıştı. Tüm halkların anlatıcıları toprağın, gökyüzünün,  nehirlerin ve tüm ateşlerin tek sahibi Nerencu'ya yalvarmaya gideceklerdi. Kutila da Anlatıcı’ sına eşlik etmeyi umut ediyordu.
Görebildikleri ve bilebildikleri dünyada yedi kabile vardı. Yedi kabilenin ortak ataları çok uzaktaki mağarada topraktan yaratılmışlardı.  Çıktıkları uzun yolculuklarında farklı yerlere gitmişlerdi. Kutila'nın ataları buraya, parlak siyah taş yataklarına yakın yere yerleşmişlerdi. Önce küçük yuvarlak kulübelerde yaşamışlar, daha sonra şimdiki evlerini yapmışlardı.
Apsin kabinenin ellinci anlatıcısıydı. Kutila bir gün Anlatıcı'ya kaç bahar gördüğünü sormuştu. Seksen dört bahar cevabını almıştı. Apsin eklemişti, "geriye on altı baharım kaldı".
Anlatıcılar halkına yol gösteren seçilmiş kişilerdi. Atalar ile temasa geçebilen, onların halkları için söylediklerini duyabilen, görebilen ve hissedebilenlerdir. Ataların söylediklerini halka anlatanlardı.Yedi kabilenin anlatıcıları yüz bahar yaşadıktan sonra ruhlarını Nerencu'ya sunmak için dağlara çıkarlardı. Kutila eğitimlerden geçebilirse diğer anlatıcıların Nerencu'nun evindeki sınavına katılacak, üç bahar boyunca daha önce kimsenin gitmediği yerlere gidip Nerencu'nun ruhuna kendisini tanıtacak ve evine döndüğünde anlatıcı olarak halkına hizmet edecekti.
Kutila da her anlatıcı gibi aynı rüyayı gördüğünde seçilmiş olduğu anlamıştı. Rüyasında uzaktaki dağdan en güzel parlak siyah taşı çıkarıyordu. Onu özenle işliyor, ucunu sivri iki yanı keskin bir bıçağa dönüştürüyordu. Beline bağladığı bu bıçağa kemikten bir sap yapmak için uzun çayırlığa gidiyor ve bir yavru leopar avlıyordu. Leoparın uyruk kemiğinden yılan biçimli bir sap yapıp bıçağa bağlıyordu. Anlatıcının evine gidip bu bıçak ile kalbini çıkarıp Nerencu adına hiç sönmeyen ateş atıyordu. Anlatıcının bedenini kucaklayıp evlerin dışındaki büyük ağacın altına koyuyordu. Burada anlatıcının ruhunu etlerden ve kemikten ayrılması için akbabalara veriyordu. Ruhu özgür kalan anlatıcının kemiklerini topluyor ve artık kendi evi olan anlatıcının evine getiriyordu. Anlatıcının iletişimde olduğu ve ocağın yanındaki çukurda bulunan önceki anlatıcının kemiklerinin arasında bırakıp üzerini kapatıyordu.
Rüyasını ilk annesine anlatmıştı. Annesi onu Anlatıcı'ya götürmüştü. Kutila korka sıkıla rüyasını anlatmıştı. Halkının en önemli kişisini rüyasında öldürmekten utanç duyuyordu. Ama Anlatıcı gülümsemişti. Ayağa kalkmış ve Kutila'nın annesinden dışarı çıkmasını istemişti. Kutila merdivenden çıkan annesinin arkasından üzüntüyle bakmıştı. Anlatıcı duvarda özel yerinde duran parlak siyah taştan yapılmış aynayı almıştı. Aynayı ateşe doğrultmuş, ateşten gelen ışığı Kutila'nın yüzüne yansıtmıştı. O an Kutila korkularından sıyrılmış ve kendisini tek olan ile bir hissetmişti. Nerencu ile. Anlatıcı Kutila’dan her gün doğumunda yanına gelmesini istemişti. Tüm bunlar on dört bahar önce olmuştu. Kutila üç bahardır ağaç kovuğunda yaşıyordu.
Halkı yavaş yavaş evlerin tepesine çıkmaya başlamıştı. Güneş yükselirken sıcaklık da artıyordu. Anlatıcı bir gece kutsal bitkiden yaptığı çayı Kutila’ya sunarken bir zamanlar soğuk beyaz kayaların bildikleri ve bilmedikleri tüm dünyaları sardığını anlatmıştı. Kalın kürklü kıyafetler onları sıcak tutmuyormuş. Soğuk beyaz kayalar zorluymuş. Ateş tanrısı yardımıyla ısınmışlar. Soğuk taşa dönen otları ateş tanrısı yardımıyla kaynatmışlar. Hastalandıklarında ateş tanrısı korumuş onları. Hayvanlar ateş tanrısından korkup kaçmışlar. Şimdi Nerencu diyorlardı o ateş tanrısına. Bu yüzden Anlatıcının evindeki ateş hiç sönmezdi.
Kutila Anlatıcının evinden yoğun dumanın çıktığını görünce ayağa kalktı. Bitkileri bir eline, kuşu diğer eline aldı. Evin tepe kapağını açıp ahşap merdivenden aşağıya indi. Anlatıcı ocağın başında yanan yaş bitkileri elindeki asası ile düzeltiyordu.Kutila’ya dönerek:
“Tavuğu geri götür. Keçi sütü getir. Toprak ve kırmızı soğan kabuğunu da unutma.”
Kutila Anlatıcı’nın oturduğu ve ataların dinlendiği çukurun üstündeki düz kaya parçasının üzerinde yığın halinde iplikler durduğunu gördü. Ataların anlatıcıya yol gösterdiklerini anladı. Kutila yeniden yukarı çıkacakken Anlatıcı O’na “mavi kabuk da gerekli, elimdeki yetmeyecek. Toplaman lazım” dedi. “Mavi kabuklar akan suyun dizlerine kadar geldiği yerlerdedir.”
Güneş en tepeye geldiğinde akan suya ulaştı. Mavi kabuklu su böceklerinden toplayıp beline astığı deri kesesine koydu. Kesenin ağzını sıkıca kapattı. Suya daldırıp kesenin içini su ile doldurdu. Çünkü mavi kabuklu su böceklerinden en güzel en canlı mavi rengi elde edebilmelerinin tek yolu kabukların kurumadan ezilmesiydi. Bu yüzden kesesindeki su bitmeden köye dönmeli ve kabuklu su böceklerini su dolu kaseye bırakmalıydı. Anlatıcının diğer isteklerini ise bunu yaptıktan sonra gerçekleştirdi.
Keçi sütü dolu sürahiyi yere bıraktıktan sonra bir kaç adım geriye çekildi. Anlatıcı ipleri alıp özenle süte batırdı. Aynı anda “göklerdeki yolların. Topraktaki yolların. Sulardaki yolların. Bulutlarda yaşayan çocukların. Topraktaki ataların. Sulardaki yaratıcıların. Bize yardım edin. Yolumuza çıkacak kötü ruhları bizden uzak tutun. Bizim yanımızda olduğunuz gibi kardeşlerimizle de olun” dedi. Kutila bu duayı daha önce duymamıştı. Yol duası diye düşündü.
Anlatıcı iplikleri kasenin içinde bıraktıktan sonra Kutila’ya işaret etti. Kutila saygıyla içinde mavi kabuklu su böceklerinin olduğu kaseyi anlatıcının dizinin yanına koydu. Anlatıcı kasenin içinden böcekleri tek tek aldı. Küçük çakmaktaşı bıçak ile kabukları ayırdı. Böcekleri ayrı kaba, kabukları ayrı kaba koydu. Ayıklama işi bitince böceklerin olduğu kaseyi kendisinden uzaklaştırdı. Anlatıcının hareketlerindeki uyumu ve ahengi Kutila dikkatle izliyordu. Anlatıcı kabukların olduğu kaseyi aldı. İçindeki suyu biraz boşalttıktan sonra kabukları üzerinde boydan boya yılan şekli kazınmış havanın içinde yavaş hareketlerle ezmeye başladı. Bazen havanın içine su ekledi. Kabukları macun kıvamına gelene kadar havanda ezdi. Küçük parmağını havana daldırdı ve oluşan macunun kıvamını kontrol etti. Sütün içindeki ipliklerden bir kısmını alıp havanın içine koydu. Yanında yerde duran yassı ince kemik alet ile iplikleri ağır ağır karıştırmaya başladı. Anlatıcı havanın içindeki tüm iplikleri mavi renge dönüşene kadar karıştırmaya devam etti.  Aynı işlemleri toprak ve kırmızı soğan kabuğunda da yaptı. Sonra iplikleri özenle ataların kemiklerinin olduğu çukurun üzerindeki düz kayanın üzerine bıraktı. Dikkatle dizdi. Kuruduktan sonra iplikleri dokuma tezgahına yerleştirdi. Üzerinde farklı desenlerin olduğu ağırlıklar ile dikey iplikleri sabitledi. Küçük dokuma tezgahının yanından kemik iğneyi aldı ve dokumaya başladı.
Kutila, ilk defa Anlatıcı'nın dokuma yaptığını görüyordu. Geride yaptığı her hareketi dikkatle izliyordu.
"Kapağı kapat" dedi Anlatıcı. Kutila tahta merdivenden çıkıp kapağı kapadı. Anlatıcının gölgesi ocaktan odanın içine süzülen ışık sayesinde arkasındaki duvara yansıyordu. Kutila onun tüm hareketlerini özenle izliyordu.
Her bir düğüm Kutila'nın aklını bulandırmaya başladı. Gözü duvardaki yansımaya kaydı. Anlatıcı'nın gölgesi yavaş yavaş bir kuşa döndüğünü gördü. Dokuma sırasında kollarının hareketi yansımada kanat çırpan kuştu adeta.  Kutila kuşun Anlatıcı'nın bahar duasında anlattığı kaz olduğunu biliyordu. İşte o zaman Kutila Anlatıcı'nın neden dokuma yaptığını anladı. Anlatıcı kaza hangi yoldan gideceklerini ve Nerencu’ya nasıl ulaşacaklarını danışıyordu. Anlatıcı oturduğu yerde, Kutila'nın daha önce görmediği hızda dokuma yapıyordu. İğneyi hızla sağdan sola geçiriyor, küçük tahta sopa ile ilmekleri sıklaştırıyordu. Sonunda Anlatıcı oturduğu yerde yükseldi. Kutila, ocağa hoş kokulu bitkiden attı. Anlatıcı'nın kaza binmesi için ocağı her zamankinden daha canlı tutması gerekiyordu. Kaz, Anlatıcı'yı doğru yere götürecekti.
Anlatıcı neredeyse bir insan boyu yükseldi. Kutila dokuma tezgahında üzerinde dalgalı nehir ve dağların olduğu dokuma parçasını aldı. Altında ata kemiklerinin olduğu taşın üzerine özenle serdi. Çıkacakları yolculuğa izin vermeleri için Anlatıcı dua edecekti. Anlatıcı neredeyse evin üst duvarına kadar yükselmişti. Kutila ilk defa görse de ne korkuyor ne de şaşırıyordu.
Anlatıcı anlaşılmaz sesler çıkarmaya başladı. Bu yolunu bulmakta zorluk yaşadığını gösteriyordu. Yolunu bulması için Anlatıcı'nın dengeye sokulması gerekiyordu. Ayrıca yaşadıkları dünya ile kazın yaşadığı yukarı dünya arasında bir köprüye ihtiyaç duyuyordu. Kutila duvardaki küçük davulu aldı. Davulun çevresi keçi kemiğinden yapılmış, kemiğin arasına leopar derisi gerilmişti. Üzerine kırmızı toprak boya ile bir yuvarlak ve yuvarlağın ortasına da bir çizgi çekilmişti. Yer ile gök arasındaki köprüydü bu davul. İnsanlarına açık bahar duasında ya da kışları yaptıkları dualarda kemik bir sopa ile çalınan davul şimdi elle çalınmalıydı. Kutila çıkacak sese insan ruhundan bir parça karışması gerektiğini biliyordu. Köprü böyle kurulabilirdi.
Kutila önce yavaş ve düz bir şekilde davula vurmaya başladı. Ses evin içinde yayılıp Anlatıcı'ya ulaştığında Anlatıcı'nın çıkardığı sesler ritme uyumlu hale geldi. Biraz sonra daha anlaşılır seslere dönüştü. Kutila, vurmayı hızlandırdı ve düz olmayan bir ritim tutturduğunda Anlatıcı'nın sözleri iyiden iyiye anlaşılır oldu.
"Nehre gideceğiz. Suyunda yıkanacağız. Çamuru ile bütün vücudumuzu boyayacağız. Beyaz bir kaza dönüşeceğiz. Dağları aşıp Nerencu’nun evine vardığımızda dokumayı oradaki ocakta yakacağız. Küllerini getirip halkımızın bahar yemeğine katacağız. O zaman yer daha verimli olacak. Gök ile yer arasındaki köprü olan ben Apsin,bunu diğer tüm halkımıza ileteceğim"
Anlatıcı yavaş yavaş yere inerken Kutila'nın da davula vuruşları yavaşladı. Anlatıcı gözleri kapalı yatağına doğru sürünürken Kutila odanın köşesindeki kovadan bir kap su alıp Anlatıcı'nın yanına gitti. Anlatıcı'nın su içmesine yardım edecekti ki kasenin içinde kendi görüntüsünü gördü. Saçları ve kaşları yoktu. Korkuyla elini saçına götürdü. Evet, saçları gerçekten de yoktu. Kaşlarına dokunduğunda terli derisini hissetti. Kutila’nın aklı karıştı. Geriye odaya baktığında yerde tutam tutam saçlarını gördü. Ne zaman saçlarını kazımıştı? Neden böyle bir şey yapmıştı? Halkı arasında saç kazımanın kötü şans getirileceğine inanılırdı. Anlatıcı atalar ve yaratıcılar ile birlikte çıktığı yolculuktan döndüğünde bu durumu nasıl açıklayabilirdi? Analar Evine sokulup sürgün edilir miydi? Ne yapması gerekiyordu? Anlatıcıyı yalnız bırakamazdı çünkü yolculuktan geri dönmek her zaman kolay olmuyordu. Onu bu halde bırakırsa ve Anlatıcı’nın başına bir şey gelirse, atalar ya da yaratıcılar onu bırakmazsa AnalarKutila’yı ölüm yolculuğuna çıkarırlardı. Sürgün ölümden daha iyi, diye düşündü ve Anlatıcı’nın yolculuğundan dönmesini beklemeye karar verdi.
Güneş batmaya başladığında Anlatıcı yolculuğundan dönmeye başladı. Gökyüzü karardığında kalkıp oturdu. Dünyaya sessizlik çöktüğünde ise gözlerini açtı.
Anlatıcı atalar ve yaratıcılar ile çıktığı yolculuktan döndüğünde kimseyle konuşmadan kasedeki suya yolculuğunu anlatır, daha sonra, kutsal ateşte suyu kaynatır, içine şifalı bitkiler koyardı. Bitkiler kaynadıktan sonra suyu kil süzgeçle süzer ve içerdi. Böylece ataların ve yaratıcıların ruhları Anlatıcı’nın ruhuyla buluşurdu.
Kutila Anlatıcı’nın suyu hazırlamasını odanın zifiri karanlık köşesinden izledi. Son yudumu içen Anlatıcı “korkmana gerek yok Kutila, saçlarını ve kaşlarını kesmeni atalar söyledi” dedi. Kutila bunun üzerine çekingen adımlarla Anlatıcı’nın yanına yaklaştı. Anlatıcı Kutila’yı kolundan tuttu ve ocağa yaklaştırdı. Yere oturmasını söyledi. Kutila ondan istenileni hemen yaptı. Anlatıcı kuru elleriyle Kutila’nın tıraşlanmış başını okşamaya başladı. Elleri değdikçe kafasında yanma hissetti. Sanki yarasına tuz basılıyor gibi hissetti.
“Ağacın altındaki nöbetin bu gece sona erdi. Bu gece burada benimle kalacaksın. Yarın Nerencu’nun için çıkacağım yolculuğa benimle birlikte geleceksin. Şimdi gidip kovuktan eşyalarını topla ve buraya geri dön.”
Anlatıcı belindeki ipe bağlı mührü çözüp Kutila’ya verdi.
“Güneş batalı, yıldızlar yükseleli çok oldu. Koruyucular seni gördüklerinde onlara bu mührü göster” dedi. Kutila Anlatıcıların mührünü avucunda sıkı sıkı tutarak evden ayrıldı. Koruyucular duvardan inmeden önce onu durdurdu. Mührü gösterdi ve ağaçtan eşyalarını alıp geri döneceğini söyledi. Koşarak ve gecenin karanlığında hiç korkmadan ağaca ulaştı. Eşyalarını sazdan örülmüş sepetine doldurup köyüne döndü. Mührü yeniden Anlatıcı’ya verdi. Yarın güneş doğar doğmaz yola çıkmaları gerekecekti. Bu yüzden dinlenmeleri gerekiyordu. Kutila kutsal ocağın güvenli sıcaklığında gözlerini kapadı. Zihninde anlık canlanan görüntüye çoktan kapılıp gitmişti.
Yüksek bir kapının önünde duruyor. Kapının iki yanında üst kısımlarında iki büyük canavarın işlendiği büyük iki taş var. Kapıdan da yüksekler. Kapıdan geçiyor. Bir yola giriyor. İki yanında yüksek taş duvar var. Kutila yolda ilerliyor. Dar yol biraz genişledikten sonra iki yana ayrılıyor. Kutila önce sağa dönüyor. İlerliyor ama yolun bir taş ile kapandığını görüyor. Taşın üzerine domuz işlenmiş. Geri dönüyor. Diğer tarafa yürüyor ama  bu yolunda yine taşla kapatıldığını görüyor. Taşın üzerinde kuş işlenmiş. Kutila ilk yola geri dönmeyi ve dışarı çıkmayı istiyor. Koşuyor, koşuyor ama dışarı çıkmak yerine yine yol ayrımına geliyor. Taş duvarlar yüksek. Yukarı baktığında gökyüzünü görebiliyor. Tırmanmak istiyor ama taşların arasında adım atacak ya da tutunacak çıkıntıların olmadığını görüyor. Her bir taşa dokunmaya başlıyor bir çıkış yolu bulmayı umarak. İki yüz on üçüncü taşa dokunduğunda bir sesle donup kalıyor. Bir kadın sesi. Adını bilen bir kadın sesi.
“Kutila. Buraya konulan her bir taş benim adımla konuldu. Yüksek dağlardan kesilip çıkarılan ve şekillendirilen taşların üzerine benim suretlerim benim adımla işlendi. İç içe dairelerden oluşan evimi inşa etti insanlar binlerce bahar önce. Çiçeklerin açışını benim adımla burada kutladılar. Yapraklar sarıya döndüğünde benim adıma kurbanlar kestiler. Dağların gerisinden geldiler. Nehirlerin gerisinden geldiler. Ormanların ardından geldiler. Hepsi, tüm halklar sadece benim adım için bir araya geldiler.”
Kutila geriye dönüyor. Konuşan kadının kim olduğunu biliyor. Nerencu. Ama asıl öğrenmek istediği Nerencu’nun O’na nasıl göründüğü.
Nerencu Kutila’nın zihninden geçenleri görebiliyor ve ona yumuşak bir sesle “bana bak” diyor.
Kutila dönüyor.
Kırmızı alev saçları var. Alevler yüzünü yalayıp geriye doğru uzuyor. Gözlerinin rengi sürekli değişiyor. Gökyüzü mavisinden orman yeşiline. Uzun toprak rengi bir elbise giymiş. Elbisenin ucu toprağa değiyor. Değdiği yerlerde çiçekler açıyor. Kutila büyük Nerencu’nun beyaz teninde ataların ve yaratıcıların tüm arzusunu görüyor.
“Yolculuk için Anlatıcı’nın seni götüreceği yerde Anlatıcıların en büyüğü bir kase yapacak. O kasenin üzerindeki desenler beni bulmanı sağlayacak. Ben çok uzaklardayım. Beni bulmalısın Kutila. Benim bulup tüm halkları bir yapmalısın ki bereket yeniden artsın”
Kutila gözlerini açtığında Anlatıcı’nın sabah suyunu hazırladığını gördü. Yolları uzundu ve Kutila rüyasını Anlatıcı’ya anlatacaktı.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder