1
Gözlerini açıyor,
usulca. Bıkkın. Kirli, sararmış tavana boş boş bakıyor. Perdenin arasından
görülen gri gökyüzü içinde kalan yaşamın minik kırıntılarını içine çekmeye
hazır, Onu dışarı çağırıyor. Hangi günde, hangi ayda hatta hangi yılda olduğunu
bilmiyor. Önemsemiyor. Sürünerek kendini yataktan atıyor. Mutfağa gidiyor.
Hayatı yaşanabilir kılan ilaçlarını içmeden önce aç karnını doyurması gerekir.
Tezgahın üzerinde duran yenilebilir her şeyi ağzına tıkıyor. İlaçlarını aç
karnına içmemeli. Yirmi yılda hayata dair öğrenebildiği tek şey bu.
Lavabonun
içindeki kirli bardaklardan birini alıp musluktan su dolduruyor. Sağlıklı
olmasa da. İlaçları tek tek avucuna alıp hepsini tek seferde içiyor.
On beş
yaşına kadar kafasındaki karmaşayı saklamayı başarabilmişti. Kendisini bildi
bileli ne zamana ne de mekana ait olmadığını hissetmişti. Diğer insanlarla bu
hissi paylaşmadığı sürede sorun olmamıştı. Ama on beş yaşına geldiğinde, Şubat
ayının sonuna doğru, ilk büyük krizini yaşamıştı. Alnında başlayan ağrı tüm beynine
yayılmıştı. Acıyla çığlık atmış ve bu sırada zihninde bir imge belirmişti.
Sandaldaydı.
Yanında bir kadın vardı. Deri ceket giymişti kadın. Uzun saçlarını geriye doğru
toplayan ince bir taç takmıştı. Siyah kemik çerçeveli gözlükleri vardı.
Venedik'teydi. Bora bordo süveterin altına beyaz gömlek giymişti. Kadınla
sarmaş dolaştı, mutluydular. San Francisco'dan Türkiye'ye dönerken Hikmet ve
Fügen ile Venedik'te buluşmuşlardı. 1967 yılının Kasım ayıydı.
Kendisine
geldiğinde annesi başında ağlıyordu. Ertesi gün doktora götürülmüş, beyninde
fiziksel bir sorun bulamamışlardı. Krizden sonra Bora kendisini 1967 yılında Venedik'e
tatile giden Korhan olarak görmeye başlamış, o günlere ait farklı bilgileri
annesine, babasına ve doktoruna anlatmaya başlamıştı. Nisan 1967'de Vietnam
Savaşı'nı protesto eden kalabalığın içinde olduğunu anlatması ilaç kullanmasına
neden olmuştu. Günler ve aylar geçtikçe zihninde daha fazla anı canlanmaya
başlamıştı. Anılar gerçekti ama nereden geldiğini bilmiyordu. Doktor ise bu
anılara neden olan durumu anlamakta zorlanıyor ilaçlar ile sorunu çözmeye
çalışıyordu. İlaçların işe yaramadığını Bora bir kazayı tüm detaylarıyla
doktora anlattığında anlaşılmıştı. Doktor, onu dinlemiş sonra dışarıda
beklemesini söylemişti. Doktorun Bora'nın annesi ve babasıyla görüşmesi
gerekiyordu.
Doktor ile
ailesinin ne konuştuklarını iki gün sonra akıl hastanesi yatırıldığında
anlamıştı. Bora on sekiz ile yirmi yedi yaşları arasındaki dönemde hastanede
yatmıştı. Bu tüm hayatı ıskalamasına neden olmuştu. Yine de geçip giden yıllar
için kimseye kırgın değildi.
Sekiz sene
önce hastaneden çıkmıştı. Ailesi ile yaşadığı büyük savaşın ganimeti dedesinden
annesine miras kalan bu ev. Ona Bora adını veren balıkçı dedesi. Hayatta belki
de onu anlayan tek insan. Onu balığa çıkaran ve hikayeler anlatan yaşlı balıkçı
Bora hastanedeyken ölmeye karar vermişti. Bora bu haberi duyduğunda
üzülmemişti. Çünkü dedesi de kendisi gibi dinmeyen acılar içindeydi. Ölümü acıların
dinmesi demekti.
Balığa
çıktıklarında dedesi bir iki Efes içtikten sonra Melissa'sını anlatırdı.
1960'lı yıllardı diye söze başlardı her zaman.
"O
zamanlar gençtim. Delikanlıydım. Kumkapı'da iki katlı ahşap bir evde kalırdım.
Ev büyük bir balıkçı teknesi olan Hakkı Baba'nın eviydi. Balık haline yakın
olduğu için onda kalmama izin verirdi. Balığa çıktık mı bir ay, iki ay geri
dönmezdik. Dünya daha özgürdü. İnsanlar daha eşitti. Bir pazar günü izin
almıştım. Sultanahmet'e gittim. Yabacı kadınların İstanbul'a geldiğini
Sultanahmet'te kaldığını biliyordum. Belki birisiyle tanışırdım. Lale
Restoran'ı vardı. Sultanahmet'te yol üzerinde, sarnıca yakın. Şimdi oralar
nasıl hiç bilmem. O günden sonra gidemedim. Cesaret edemedim. Belki bir gün sen
benim için gidersin. Neyse...Yabancılar o restoranda oturup yemek yer
toplanırlarmış. Bunu nereden bildiğimi bilmiyorum. Belki teknedeki biri
söylemiştir. Ben de oraya gittim. Yabancı dil bilmem ama anlarsın ya bazı şeyler
için dil konuşmak için kullanılmaz" öksüre öksüre gülerdi dedesi, biraz
ara verdikten sonra konuşmasına devam ederdi. "Melissa ile orada
karşılaşmıştım. Amerika'dan yola çıkmış. New York'ta yaşarmış. Hindistan'a
gitmek için evinden ayrılmış. Yolu İstanbul'a düşmüş. Mavi gözleri bahar sabahı
gibi parlaktı. Saçları güneş gibi sarı. Deniz köpüğü gibi beyaz teni vardı.
Çiçekli elbisesi içinde o yaşıma kadar gördüğüm kadınlardan farklıydı. Sanki
tanrıçaydı. Ben de boş değildim hani. Pehlivan gibiyim."
Dedesi
Melissa'nın fotoğrafını her zaman yanında taşırdı. Aşınmış ve solmuş fotoğrafta
bile Melissa güzeldi. Bora hiç yorum yapmazdı. Çünkü anılarını onunla paylaşan
dedesi her zaman hüzünlenirdi. Melissa dedesine onunla gelmesini söylemiş.
Parası ikisine de yetermiş ama dedesi bunu kabul etmemiş.
"Memleketteki
kardeşlerime her ay para gönderiyordum. Okusunlar, adam olsunlar, benim gibi
zorluk çekmesinler diye. Onunla gitseydim kardeşlerime kim bakacaktı? Başı boş
kalırlardı. Hem bak kardeşlerimden biri doktor, diğeri hakim oldu. Bana
faydaları oldu mu? Hayır. İnsanlara faydaları oldu mu? Belki. Ama evladım,
insan ölüme yaklaştıkça yapmadıklarını ya da verdiği kararları sorguluyor ve
genelde pişman oluyor. Melissa Amerika'ya döndü mü? Hayatında neler yaptı?
Bilmiyorum. Bildiğim tek Şey ben ihtiyar bir balıkçı olarak burada kısıldım."
"Anılarla
yaşamak insanı günden güne tüketir ama aynı zamanda güç verir" diyor Bora
cebinden defteri çıkarırken. Eskimiş, kenarları yıpranmıştı defterin sayfaları arasından
kağıt parçaları fışkırıyordu. Yavaş yavaş sayfaları çeviriyor. Güneşin Sesi
başlığı altında bölük pörçük anılarını yazdığı bir hikaye. Sayfaları yavaş
yavaş çeviriyor. Kelebeğin Çırpınışı başlığı var. Bir zamanlar yaşadığı evi ve
kadının, anılarındaki eşinin ölümünü yazdığı sayfalar.
Sonra
defterin sayfalarına yapıştırılmış gazete kupürlerini inceliyor.
Edebiyat
Dünyasının Acı Günü
15
Kasım 1979
İtalya'daki
tatillerinden karayolu ile yurda dönmek üzere yola çıkan ünlü edebiyatçı Korhan
Güneş ve eşi Sofya yakınlarında trafik kazası geçirmiştir. Kazada Korhan Güneş
olay yerinde hayatını kaybederken eşi Özlem Güneş tedavi altına alınmıştır.
ABD'deki
görevinden izinli olarak İtalya, Venedik'te arkadaşları ile buluşan çift
Perşembe öğleden sonra İstanbul'a gelmek üzere yola koyulmuşlardır.Sofya
yakınlarında meydana gelen trafik kazasında, Korhan Güneş hakimiyetindeki araç,
aşırı hız ve bozuk yol sebebiyle direksiyon kontrolünü yitirerek seyir
halindeki tıra çarpmıştır. Şarampole yuvarlanan araçtaki yaralılar güçlükle
çıkartılmıştır. Korhan Güneş kaza mahallinde feci şekilde can verirken eşi
Özlem Güneş’in yoğun bakımda yaşam mücadelesi devam etmektedir.
Haberi alan
ünlü çiftin acılı ailesi Bulgaristan’a hareket etmiştir. Aileye yakın
kaynaklardan alınan bilgiye göre Korhan Güneş'in cenazesinin teslimi için resmi
işlemler başlatılmıştır. Özlem Güneş'in ise yoğun bakımda bilinci kapalı halde
tedavisine devam edildiği belirtilmiştir.
Ünlü Şairlerden Taziye Mesajı
Ünlü
edebiyat adamının yaşadığı elim kaza Türk ve Amerikan meslektaşları tarafından
üzüntüyle karşılanmıştır. Ünlü şair Allen Ginsberg, gazetemize yaptığı
açıklamada,derin üzüntülerini ifade ederek “Korhan, dünyaya mal olmuş değerli
bir edebiyat kuramcısıdır, hem arkadaşlığı hem de çalışmaları dolayısıyla yeri
asla doldurulamayacaktır” demiştir.
Korhan'ın
ölümü üzerine Bob Dylan da dün akşam 25 bin kişiye verdiği konserde, ünlü
Knocking On Heavens Door isimli şarkısını Korhan Güneş’e ithaf etmiştir.
İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde görev yapan öğretim üyesi Profesör Özlem
Güneş okul yönetimi ve öğrencilerini derin üzüntüye boğmuştur."
Sayfayı çeviriyor. Artık bu
haberleri okurken ne acı hissediyor ne de ağlıyor. Önemli olan bu yeni zamanda
ve yeni İstanbul'da Özlem'in yansımasını bulmak.
"Korhan Güneş Türkiye’ye Getirildi
17
Kasım 1979
Korhan
Güneş’in naşı yurda getirilmiştir. Özlem Güneş Sofya'da yoğun bakımda kontrol
altında tutulmaktadır. Doktorlardan alınan bilgilere göre Özlem Güneş hayati tehlikeyi
atlatmıştır.İstanbul Üniversitesi öğretim üyeleri ve öğrencileri, gazete
ilanıyla, Özlem Güneş’e geçmiş olsun dileklerini ifade ederken Korhan Güneş
için taziyelerini ifade etmişlerdir."
Özlem
Güneş Sağlığına Kavuştu
24
Mart 1980
Sağlığına kavuşan Özlem Güneş, hastaneden
taburcu edilerek Türkiye'ye getirilmiştir. Eşi Korhan Güneş’in acısının henüz
çok taze olduğunu ifade eden Özlem Güneş, “Kazanın gerçekleştiği anı
hatırlamakta zorlanıyorum, yol çok bozuktu ve güçlükle ilerleyebiliyorduk, olay
çok ani gelişti ve o anları hatırlayamıyorum. Bu zor günümüzde desteğini
esirgemeyen, her an yanımda olan aile dostlarımız ve çalışma arkadaşlarıma
minnettarım” demiştir.
Bora,
hayata gözlerini Korhan olarak kapadığını biliyor. Kazayı, Özlem'i dünyada yalnız
bırakmış olmanın acısını çok iyi hatırlıyor.
Sayfaları
çeviriyor. Özlem ile ABD'de bulundukları zaman Vietnam Savaşı'nı protesto
gösterisine katılmışlardı. 21 Ekim 1967 tarihinde. Washington, DC'de. Elini Bayezid'ta
tesadüfen bulduğu kalitesiz fotoğrafın üzerinde gezdiriyor. Fotoğraf gösteriye
katılan kalabalığı gösteriyor. Bora, Özlem ile Korhan'ın büyük havuzun sağ alt
köşesine yakın bir yerde olduklarını biliyor. Orada bir yerde olduklarını
bildiği halde fotoğrafta Özlem'i görememek insanı delirtiyor.
Sonraki
sayfada ise internette bulduğu bir fotoğraf var. Golden Gate Köprüsü'ne bakan
bir bank. Özlem ile güzel günler geçirdikleri şehri temsil eden o büyük köprü.
Fotoğrafın altına bir şiir yazılı:
Yoldan geçen yabancı! sana nasıl istekle
baktığımı bilemezsin,
Sen aradığım erkeksin, ya da aradığım kadın,
(sanki bir düş görüyorum.)
Bir yerde, tatlı bir yaşam geçirmiş olacağız
seninle,
Her şeyi hatırlıyorum, hepsi yeniden canlanıyor
gözümde, yan yana yürüyoruz,
akıcı, sevgi dolu, içi dışı tertemiz, olgun,
Benimle büyüdün sen, küçük bir oğlan ya da
küçük bir kızdın benimle,
Ben yemek yedim seninle, ben uyudum seninle,
senin vücudun senin olarak
kalmadı yalnızca, benim vücudumu benim olarak
bırakmadı yalnızca,
Gözlerinin, yüzünün, etinin tadını veriyorsun
bana, birlikte yürüyoruz,
karşılığında sakalımın, göğsümün, ellerimin
tadını alıyorsun,
Seninle konuşmasam da bir şey değişmiyor, tek
başıma oturduğum, ya da gece tek
başıma uyandığım zamanlar seni düşünüyorum,
Bekliyorum, seninle gene buluşacağız, kuşkum
yok bundan,
Seni hiçbir zaman yitirmemeye bakıyorum.
Karşı
sayfada ise Bob Dylan'dan iki satır:
Look out, kid
Don't matter what you did
Unkapanı'nda bir zamanlar un fabrikası olan ama artık belediye
tarafından otopark olarak kullanılan harabe manzaralı evden çıkıyor. Hava soğuk
ve yağmurlu. Evde duvarların arasında hapis kalmak kriz yaşamasına neden
olacaktı. Hem belki bu akşam aradığını bulabilir Beyoğlu'nda.
Beyoğlu, damarlarında dolaşan deli gömleğini sıkı sıkı bağlayan
bir simülasyon. Farklı zamanlarda, bambaşka renklerde gördüğü masalsı bir yer.
Binalarındaki heykeller tüm zamanların şahitleri, yaptığı tüm savaşlardaki
silah arkadaşları. Ruhundaki derin boşluğun, boşluğun zihninde bıraktığı
kapanmayan yaranın sokaklarına ev sahipliği yapıyor.
Kabanının yakalarını kaldırıyor. Galata Köprüsü uzakta, Haliç'in
boynuna takılmış bir tasma gibi parlıyor.
2
Topuklu ayakkabı rahat değil. Restoranın kapısı açıldıkça içeri
giren soğuk hava eteğinin altından girip onu üşütüyor. Önünde duran tabakta
yatan ölü hayvanın yüzdüğü sos midesini bulandırıyor. Hayır, diyor bugünlerde
sık sık zihninin yüzeyine daha çok çıkan ses. Karşında oturan yaşlı adam mideni
bulandırıyor. Uzanıyor, kırmızı şaraptan koca bir yudum içiyor.
"Beni dinliyor musun, sen?" Adamın sesi kapı
gıcırtısını andırıyor. Kendini beğenmiş, yaşlı bir mimar.
Nehir, hayır dinlemiyorum çünkü yine boşluğa düştüm ve bu his
son günlerde çok fazla beni ziyaret ediyor. Aslında buradan da bir an önce
gitmek istiyorum, demek istiyor ama parayı peşin aldı ve kirasını bir hafta
geciktirdi.
"Evet" diyor. Pis yalancı orospu, diye bağırma
potansiyeline sahip bir adam, neyse ki kamusalın dönüşümü çoktan gerçekleşti.
"Hiç öyle görünmüyorsun"
"Pardon, midem bir garip, ne demiştin?"
Adam derin bir nefes alıyor. Belli ki sinirli ama bu lüks
restoranda sinirlerine hakim olması gerekiyor.
"Mimarlık ile bir ilgin var mı, diye sormuştum."
"Çok fazla yok ama Beyoğlu'nun eski binalarını seviyorum. Heykelleri
izlemeyi, heykellerle göz göze gelmeyi filan"
Nehir, adamın kendi bildiği sularda yüzmek istediğini anlıyor.
Yaşlı adamlar sadece cinsellik anlamında değil, bilgi anlamında da tatmin olmak
ister. Penislerinden büyük egoları vardır çoğunun.
"Ne kadar ilginç bir tanımda bulundun. Şiirsel"
"hı-hı" Nehir ölü hayvandan bir parça kesip ağzından
içeri itiyor. Burada olmak istemiyor.
"Bana biraz kendinden bahseder misin?" Adamın kendine
güveni tam. İçtiği mavi hap ile birlikte egolarının da yükseldiği belli oluyor.
Ama aynı zamanda stresli, terliyor. Belli ki ilk defa bir eskort ile dışarı
çıktı. Belki de ofisinde taciz edecek stajyeri kalmadı, diye düşünüyor Nehir.
Adama gördüğü sanrılardan, hayatı boyunca onu kimsenin
anlamadığından, ailesinden kurtulmak için istemediği bir bölümde okuduğundan,
aslında şiir yazdığından ve şiirlerini bir kaç dergide yayınlattığından,
Beyoğlu'ndaki şiirselliği görmemek için kör olunması gerektiğinden, parasızlık
yüzünden eskortluk yapmak zorunda kaldığından uzun uzun bahsetmek isterdi ama
tüm bunlar yerine üç numaralı hikayesine giriş yapıyor.
"Halkla ilişkiler son sınıftayım" ki bu doğruydu, "Bir medya şirketinde staj yapıyorum", hiç bir kuvvet kurumsal bir yerde staj
yapmaya zorlayamaz onu, "Staj bitince de yüksek lisans yapmak
istiyorum." vakit kaybı, "Ailemle
yaşıyorum, bir ağabeyim ve bir kız kardeşim var..."
"Hesabı ödeyip otele geçelim" diyor adam hikayesini
yarıda keserek. Ama Nehir neredeyse sevinçle "olur" diyor. Ne kadar
erken biterse kendini bir bara atıp geceyi unutana kadar içebilir.
Adamın garsona emirler yağdırmasını, bahşiş bırakmamasını ve
diğer tüm kabalıklarını izliyor. Asmalımescit'teki restorandan çıkıyorlar. Hava
soğuk ve Nehir'in üzerindeki dar mini elbise içinde donuyor. Adam ile arasına
bir karış mesafe bırakarak yürüyor. Ara sokaklardan İstiklal Caddesi'ne çıkıyorlar.
“Nereye
gidiyoruz” diye soruyor adama. Adam, soğuk ve neredeyse aşağılar gibi “az
ilerdeki otel” diyor ama bu cevabın Nehir için bir önemi kalmıyor.
Topuklu
ayakkabısından çıkan ses birden kesiliyor. Nehir müzik sesi ile olduğu yere
hareketsiz kalıyor. Çevresine bakıyor. Ses köşedeki sahaftan geliyor. Dükkana
doğru attığı her adımda başka bir evrene doğru ilerliyor.
Bir kaç
saniye öncesine kadar hayatının tümüne egemen olan ve asla ait olmadığı yapay
dünyada arzuları yarım kalmış adam arkasından “sana peşin peşin paranı verdim
nereye gidiyorsun?” serzenişine karşılık Nehir ince omzundan metal zincirle
sarkan çantasını yere bırakıyor.
Melodinin
geldiği vitrine yaklaştıkça Nehir’in bilinci değişmeye ve
giderek özüne dönüşmeye başlıyor. Büyük cam vitrin dükkanın içini gözler önüne
seriyor. Eski kitapların arasında bir kaç eşyadan biri de metal müzik kutusu.
Atlı karınca. Mavi, kırmızı ve sarı boyaları yer yer dökülmüş. Müzik kutusu
dönüyor ve Nehir için çok tanıdık olan melodiyi çalıyor. Nehir müzik kutusunu,
küçük atların dönüşünü hipnotize olmuş gibi izliyor. Adım attığı evrenin
merkezindeki müzik kutusundan ışık yükselmeye başlıyor.
Müziğe bir
koku karışıyor. Müzik notaları Nehir'in çevresinde dönerken kokunun atom
taneleri eşlik ediyor. Nehir koku tanelerinin oluşturduğu patikaya bakıyor. Bu
koku ile uyandığı günleri hatırlıyor. Sandalda yanında bir adam vardı. Ona
yaslanmıştı. Bordo süveterin altına beyaz gömlek giymişti. Açık kahverengi
pantolonu vardı. Nehir siyah deri ceket giymişti. Başında, uzun saçlarını
geriye doğru iten ince tacı vardı. Siyah kemik çerçeveli gözlüklerini takmıştı.
Venedik. Sarmaş dolaş, mutlular. San Francisco’dan Türkiye’ye dönerken Hikmet
ve Fügen ile buluşmuşlardı. 1967 yılının kasım ayıydı.
Zihninde
alevlenen anılar Nehir’i yerle bir edecek kadar güçlü. Zihninde bir şimşek çakıyor.
Bir saniye içinde gözyaşlarına boğuluyor. On beş yıl yalnız geçen ömür. Her bahar
başlangıcında Korhan’ı andığı odada içtiği sigaralar. Bir tane O’nun için bir
tane kendi için. Plakta duyulan şarkı Bob Dylan. Kitaplıkta yazdığı edebiyat
kuramları kitab. Adı Özlem. Yirmi üç yıl önce kocasının on beşinci ölüm yıl
dönümünde öldüğü oda zihninde canlanıyor. Müzik kutusuna bakmıştı en son.
Nehir
olarak geçirdiği yirmi üç yılın sonunda sahafta gördüğü müzik kutusu sayesinde
uyanıyor. Korhan'ın San Francisco'da aldığı müzik kutusu.
3
Tünel'den
Galatasaray'a doğru yürürken ileride karanlık, bulutlu gökyüzüne yükselen bir
ışık demeti görüyor. Çevresine bakıyor. Kimse tepki vermiyor. Yanından geçen
bir adama soruyor ileriyi işaret ederek: "şuradaki ışık nedir?" Adam
Bora'nın gösterdiği yöne bakıyor ama bir anlam veremiyor. "Ne ışığı?"
Melodiyi
duymaya başlıyor. San Francisco'da aldığı müzik kutusunun melodisi. Işığın
yükseldiği yerden geliyor. Koşmaya başlıyor. Ömrü boyunca peşinde olduğu
gerçekliğe sonunda kavuşacağına emin. Attığı her adım masalsı bir hikayenin
parçası. Dağı deliyor her adımda, çölleri aşıyor. Denizi ikiye ayırıyor ve
umurundaymış gibi hastaları iyileştiriyor. Her adımında taş döşeli yolda güller
açıyor.
Işığa
yaklaştıkça ayaklarının altında nehir gibi kıvrılan saçları görüyor. İlkbahar
gibi kokan, sonbahar kadar kırılgan kokuyu hasretle içine çekiyor. Özlem'i
görüyor bir sahafın önünde. Gerçeküstü şekilde parlayan vitrine bakıyor. Usulca
yanına yaklaşıyor. Elini uzatıyor, ince zarif omuza dokunmak istiyor. O sırada
Özlem yavaşça arkasını dönüyor.
"Neredeydin?"
diyor Özlem zihnine sahip Nehir.
"Gelmen
neden bu kadar uzun sürdü?" diyor Korhan zihnine sahip Bora.