17 Aralık 2016 Cumartesi

Ölüm Notları


Şairane bir tarafım hiç olmadı. Yukarıda yazdığım ölüm kelimesinin de hiç bir şairane tarafı yok. Ölüm hayatımın bu aşamasındaki hikâyesinin ana konusu olduğu için belirttim. Yoksa Shakespearevari bir durum yok ortada.

Ölümden hiç korkmadım. Korkmayacağım. Bunun nedenleri üzerine uzun uzun tartışılabilir ama benim özelimde tartışmak anlamsız olur. Bol hacılı ve buna bağlı olarak da bol acılı bir sülalenin parçası olduğunuzda ölüm hayatların merkezindedir. Yaptığınız her ibadet, okuduğunuz her dua öldükten sonra gitmek istediğiniz yerle alakalıdır.

Bir insanın ölümünü ilk istediğim zaman ortaokul yıllarındaydım. Ben arka sıralarda kendi halinde ders dinlemeye çalışan, bazen ders dinlemeyi bırakıp pencereden dışarı bakan, bazen ise defterine yazılar yazan sessiz ve sakin bir çocuktum. Arka sıralarsınıfın ve okulun serserilerinin de ikamet ettiği yerlerdi. Onların derslerle ya da pencerenin dışında akıp giden bulutlarla işleri olmazdı.

İsmail, nam-ı diğer İso -gerçekten çok yaratıcı bir takma adı vardı- o serserilerden biriydi. İki sıra arkamda oturmasına rağmen saçma sapan çocukça hareketlerinin etkisi bana kadar gelirdi. Tsunami İsmail deselerdi daha yaratıcı olmaz mıydı?

İso, kızlara cinsel organını gösteren, sınıfta mastürbasyon yapan, ben de dâhil olmak üzere herkesin üzerine tüküren ve sümküren, aldığı oksijenin bir atomunu bile hak etmeyen bir yaratıktı. Benden çok uzundu. Benden çok iriydi. Arka cebinde taşıdığı çakı ile sıraların köşelerini keserdi. Anlayacağınız İso ile baş etmem imkânsızdı. Elimden gelen tek şey onun ölümünü istemekti. Ölümü için her gece dua ederdim. Ama ortaokul boyunca öğrendiğim tek şeyi size de söyleyeyim mi? Sınıfın ortasına küçük düşürülen kendi halindeki bir çocuğun dualarını dinleyen bir tanrı yok! Belki dua sistemi biraz yavaş çalışıyor,belki de çocukların değil de gençlerin dualarını dinleyen bir tanrı var. Bilmiyorum. Emin değilim. Hoş son 25 yılda tanrı ile arama biraz mesafe koydum. Ne O bana karışıyor ne de ben O’na karışıyorum. Karışıyordum demek daha doğru olur işlediğim cinayetleri göz önünde bulundurursak. O konuya geleceğim, biraz sabır.

Ne diyordum? Heh! Gençlerin dualarını dinleyen bir tanrı olmalı çünkü İsmail 25 yaşında trafik kazasında öldü.Ölmesini istediğim ilk insan bu isteğimden 13 yıl sonra ölmüştü. Tabii ki cenazesine gittim. Cenazede saf tutup dua okuyormuş gibi yaptım. Dualar sonunda önce sağa sonra sola baktım. Haklarımızı helal etme kısmında cömert olamadım ve tüm kalbimle hakkımı helal etmedim. Annemin saatlerce kaynattığı beyaz gömleklere burnunu karıştırıp süren, hoşlandığım kıza cinsel organını gösteren bir insanın fazladan 13 yıl yaşaması bile yeteri kadar sinir bozucuydu.

Ölmesini istediğim ilk insanın ölümünden 14 yıl sonra, yani İso’nun 25 yaşındaki kemikleri kurtlar tarafından kıtırkıtır kemirilirken (yazması bile ne kadar büyük bir haz veriyor bilemezsiniz!) ve ben 39 yaşıma geldiğimde ilk cinayetimi işledim. Beni dinlemeden hüküm verenlerin ocaklarına ateşler düşsün. İsmail vakasında görüldüğü üzere dualarım tutuyor. Kesin bilgi olmasa da yaymaya değer bir bilgi.

İlk cinayetime uzanan yolu biraz anlatmama izin vermenizi rica ediyorum. Bu yolu merak etmeyen, umurunda olmayan kişi blog sayfasını kapatıp sanal âlemlerde boş boş takılabilir. İnsancıklarla paylaşacağınız on milyon tane fotoğrafınız vardır.

Ortaokuldan sonra beni liseye göndermek isteyen bir marangoz babam vardı. Bense onun gibi ağaçlarla ilgilenmek, kütüklerden yeni bir şeyler yaratmak istiyordum. Ebette aranızda bunu tanrı kompleksi denen saçmalığa bağlayan psikoloji meraklıları vardır ama bunun şuan ne yeri ne zamanı. Sabırlı olun. Babam benim liseye gitmemde ısrarcı oldu. “Oğlum” dedi, “ben okumadım”, “sen oku ki aileden birisi çıkıp üniversiteye gitsin”.“Oku ki baban gibi tozun toprağın içinde çalışma, ciğerlerin tozla dolmasın. Makamın olsun, insanlar olsun senin için çalışan. Sen temiz kıyafetlerinle temiz odanda otur" filan dedi de dedi. Ajitasyon yaptıkça yaptı. Liseye gittim. Üniversite sınavında da derece yapıp elektronik mühendisliği okumaya İstanbul’a gittim.

Üniversite hayatım boyunca babamın desteği her zaman yanımda oldu. O’na buradan bir kez daha teşekkür ederim. Desteğinin büyük bir kısmı esrara gitmiş olsa da gençlik yıllarında içmeyeceksin de ne zaman içeceksin değil mi? Dumanlı kafama ve ıslakla kuruyu karıştırmama rağmen derslerim her zaman iyi oldu. Kafam bir dünyayken bile İso kadar serseri olamadım. Bendeki kontrol manyaklığını varın siz düşünün.

Üniversite yıllarında âşık da oldum. Bu satırları yazarken kızın adını düşündüm ama hatırlayamadım. Oysa beni terk ettikten sonra bir küçük rakıyı iki yudumla bitirip köprü altı kemancının dumanlı atmosferine dalmıştım ve tüm gece ellerim uzun montumun cebinde barın ortasında geçmişi ve aslında olmayan geleceği düşünmüştüm. Arkadaşlarım yanıma gelip benimle konuşuyorlardı ama tek bir kelimeyi bile anlamıyordum. Kızın adını da hatırlıyorum da isimlerin ne önemi var ki? Ayşe de olsa Fatma da olsa önemli olan o insanın üzerinizde bıraktığı etki ve o etkinin geleceğinizi nasıl şekillendirdiği. Şimdi farkına vardım da o kızın ölmesini neden istemedim ki acaba? Üstelik beni terk ettikten bir yıl sonra leş bir gündüz feneri, Allah’ın zencisiyle evlenmesine rağmen. Bir insan AIDS taşıma potansiyeli yüksek olan bir zenci ile neden evlenir ki? Üstelik 90’lı yıllarda.

Köprüaltı Kemancı’nınyanıp kül olmasından 5 yıl sonra, yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Seattle güzeldi. Programcılık ve diğer konuları güzelce öğrendim. Orada kalmam konusunda ısrar ettilerse de ben geri dönmek istedim. Orada büyük rekabet içinde kendi yolumu bulmaya çalışmaktansa Türkiye ya da her hangi bir üçüncü dünya ülkesine gidip kral olmayı tercih ettim. Çünkü bu ülkelerin adam akıllı bilgisayar kullanmaya başlamaları 2000’li yılların ortalarını bulacaktı. O zamana kadar ben küfemi doldurur kendi marangoz atölyemi kurar, geliştirdiğim programlardan gelen sabit gelirle gül gibi geçinip giderdim. Planım kusursuzdu ve tam da dediğim şekilde işledi.

İstanbul’a döner dönmez ülkenin o zamanların en iyi telekomikasyon şirketlerinden birinde işe girdim. Bana verdikleri ofise girer girmez ilk yaptığım şey babamı aramak oldu. Ofisim vardı ve altımda iki kişi çalışıyordu. Şirketin altyapısını geliştirirken bir yandan da kendi projelerimi düşünüyor, ilk bulduğum fırsatta hayata geçirmenin hayalini kuruyordum. Dünyanın en iyi, en işlevsel programını yaratmak ile işlediğim cinayetler arasındaki bağlantı çok lezzetli değil mi?

Lezzetli deyince aklıma geldi. Güzel müzik, güzel tat ve güzel bir tablo insanda orgazm etkisi yaratıyor. Yoksa benim için mi bu durum böyle? Bilmem, bu konuda kimseyle konuşmadım. Ama bu orgazm kelimesi, birçok insan için kelimenin çok ötesinde büyük bir tabu. Tabu demişken aklıma o günlerdeki yani 30’lu yaşların başındaki özel yaşantımgeldi. Sahip olduğum enerjiyi bir şekilde dışarı çıkarmam lazımdı. Spor yaptım. Kollarım ve karnım daha kaslı artık. Ama spor yetmiyordu. Beynim sürekli kodlarla meşgulken bedenimin diğer noktaları da başka şeylerle meşgul olmalıydı. Meşguliyeti de cinsellikte buldum. Çoğu zaman karşı cinsle, bazen de cinsel fark gözetmeden yaşadığım deneyimler aradığım, ihtiyacım olan enerji boşalımlarını giderdi. 30’lu yaşlarının başındaki bir adamın tüm bunları yaşarken ortaokul günlerini ve İso’yu düşündüğünü bir psikolog duysa mutluluktan ağlardı sanırım. Ben tabii ki hayatı boyunca psikoloğa gitmekten özenle uzak duran kibirli biriydim. Hangi din adamı hangi peygamber ya da hangi tanrı psikoloğa gitmiştir. Bu arada dinsel hiyerarşi hiyerarşilerin en mide bulandıranı değil mi?

Lafı çok uzatmadan artık cinayetlerime ve onların arkasındaki nedenlere gelmeliyim.

Günlerden bir gün, kışın kendisini gösterdiği Ekim günlerinden birinde hayatımı değiştiren bir manzara ile karşılaştım. Çalıştığım yazılım şirketi Sağlık Bakanlığı’na bağlı tüm hastanelerinde kullanılmak üzere bir hasta takip yazılımı ihalesini kazanmış ve projenin başına da benim geçmemi istemişlerdi. Ofis dışında daha fazla vakit geçirmek, proje sonunda ortaya çıkan ürünün beni tatmin etme olasılığının fazla olması bu görevi kabul etmemdeki etmenlerdi. Projenin başlarında denize karşı manzarası olan bir hastaneye gitmiştik. Uzun toplantılar sonunda işimizi bitirmiştik. Verimli bir gün olmuştu.

Hastanenin uzun koridorlarından geçerken hayatlara tanıklık ediyordum. Hastalığın yaşı ve cinsiyeti yoktu. Herkes her an kaza geçirebilir ya da ölümcül bir hastalıkla savaşmaya başlayabilir. Kafalarında saç olmayan küçük çocuklar gördüm. Onları görünce bir kez tanrı olmadığına ikna oldum. Varsa da çocukları umursamıyordu ki bu da aynı kapıya çıkar aslında. Tanrı insanların dualarını dinlemiyordu. Yanımdan geçen sekiz yaşlarındaki çocuğun annesinin yorgun gözleri her gece yukarı bakıp tanrıyı arıyordu. Ama değişen ne vardı? Çocuğu hala hastaydı. Bu dünyada neden hasta çocuklar vardı? Neden sorun yaşayan çocuklar vardı? Açlardı! Evsizlerdi! Neden çocuklara tecavüz ediliyordu?Bunlara son verecek kadar güçlü tanrı neredeydi? İnsanlar aramaktan vazgeçmeliydi. Çünkü tanrı yoktu. Ya da Psikoloji, sosyoloji ve daha fazla “ji”ile biten bilimleri seven okurlar şimdiki cümleyi hemen tanıyacaklardır: “Tanrı öldü”. Hoş O adamın en dindar adamdan daha dindar olduğunu düşünüyorum da konumuz o değil.

Moralim çok bozulmuştu. Hastanenin yanındaki dik yokuştan çıktım. Köşedeki kafeye oturdum. Yirmi yıldır ilk defa sigarayı bırakmaya karar vermiştim. Üç aydır da içmemeyi başarmıştım ama şimdi elimde bir paket sigarayı evirip çeviriyor ve kahvenin gelmesini bekliyordum. Dünyanın en iradesiz insanı olarak sigaranın yanında kahve içmeliydim. Umarım aranızda sigara içenler de benimle birlikte sigara yakarlar. Yakın ve o tatlı, mavi-gri dumanı ciğerlerinizin en uç noktasına kadar çekin. Sigara içenler olarak öleceğiz de brokoliyi kereviz yapraklarına sarıp enginara banarak yiyenler ölmeyecek sanki. Yineliyorum, ben kendimde tanrı kompleksi olma ihtimalini düşünürken elbette öyle bir durumun olmayacağına karar verdim. Bazen çok saf olabiliyorum.

Dört sigara ve bir kahve sonunda yeniden hastaneye dönmek için kalktım. Yokuştan aşağıya inerken gözüm hasta odalarından birine takıldı. Perdeleri ardına kadar açıktı. Gördüğüm manzarayı umarım hakkını vererek anlatabilirim.

Katlanabilir hastane yatağında yaşlı bir adam yatıyordu. Odanın büyüklüğünü, başka yatak olup olmadığını göremiyordum. Yaşlı adam çıplaktı. Hareketsiz. Odada adamdan başka bir hemşire ile bir hastabakıcı vardı. Hemşire sert, acımasız bir şekilde hastayı siliyordu. Hastabakıcı ise her an yardıma hazır, hemşireyi izliyordu. İkisinin de üzerinde kalın plastikten yapılan,mezbahalardahayvanları kesenlerin giydiği cinsten gri renkli önlükler vardı. Hastanın karnındaki yara izini bulunduğum mesafeden bile görebiliyordum. Gelip geçerken gördüğüm bu manzara ölümü, acıyı, çaresizliği ve yalnızlığı barındırıyordu.

Eve gidip yatağa girdiğimde adamı ve hayatını düşündüm. Ertesi gün kalkar kalkmaz ofisi arayıp hastaneye gideceğimi söyledim. Adamı yakından görme isteğimi bastırmakta zorlanıyordum. Hızla hastaneye gittim. Koridorlardan geçtim. Adamın odasının önüne geldiğimde odanın boş olduğunu gördüm. Hasta bakıcıya sorduğumda hastanın sabah karşı öldüğünü söyledi. Üzülmüştüm. Onun acılarına son verecek olan ben olmalıydım. Elimden uçup giden fırsata üzülmedim. Çünkü hastane tanrı olabileceğim bir madendi. Buna sevinebilirdim.

Hasta takip programından istediğim bilgileri alır, ölümüne acı çekenleri kendi ellerimle öldürebilir ve onların acılarına son verebilirdim. Çocuklardan uzak durmaya kadar vermiştim daha sonra yaş aralığını iyice geniş tuttum. Seksen yaşından fazla yatağa mahkûm her hastayı öldürecektim.

Bu ölümlere cinayet demeye dilim varmıyor ama kanunlarla yönetilen modern toplumumuzda yaptığım şeyin adına cinayet deniyor, evet. Cinayetlerimin dikkat çekmesini istemiyordum. Bu yüzden günlük ölüm raporlarının sayısına baktım. Yatan hastaların ölüm oranı günlük 15-20 kişiydi. Mantıklı bir sayıydı. Bu oranı dikkat çekici şekilde arttıracak kadar cinayet işleyebileceğimi düşünmüyordum. İstatistikler harekete geçmeme izin veriyordu ama insan öldürme konusunda bilgim yoktu. Yalnızca ölmelerini dilediklerimin ölümünü görmüştüm bu zamana dek.Kendime ölümleri doğal gösteren bir yöntem bulmam gerekiyordu.

Bunu düşünürken şirketin Şişhane’deki ofisine gittim. Öğle yemeği için arkadaşlarla köşedeki pizzacıya gittik. Şişhane’den Tünel Meydanı’na çıkan merdivenlere doğru yürüyen yaşlı bir amca gördük. Takım elbise giymişti. Şapkası vardı. Masadaki kızlar ne kadar sevimli olduğunu konuşuyor, erkekler kızlara yalakalık yapmak için onlarla aynı fikirde olduklarını söylüyorlar ve saçma sapan yorumda bulunuyorlardı. Ben sesimi çıkarmadan adamın merdivenleri güçlükle çıkışını izledim. İnsanları sevdiğim günlerde merdivenleri ikişer ikişer çıkarken yaşlıların yanına geldiğimde tek adımla çıkardım. Yaşlının beni görüp “zamanında ben de gençtim” deyip üzülmesini istemezdim. İzlediğim adamın yanından geçen gençlerin hiç böyle bir kaygısı yoktu. Adamın üzerimde bıraktığı etki hastanedeki adamla aynıydı. Yalnızlık. Çaresizlik. Ölüm.

Masadan kalktım. Hesabı hızla ödedim ve kimseye hiç bir açıklama yapmadan adamın peşinden gittim. Uzun ve dik merdivenlerin yarısına gelmişti ve dinleniyordu. Kim bilir daha kaç kez mola vermek zorunda kalacaktı. Önünde durdum. Yüzüme boş boş baktı. Beni göremeyecek kadar kör olmalıydı.

“Size yardım etmemi ister misiniz?” diye sordum. Şaşırdı. Neden şaşırmasın ki? En son ne zaman birisi ona yardım etmişti ki?

Koluna girdim ve merdivenlerden birlikte çıkmaya başladık.

“Kaç yıldır İstanbul’da yaşıyorsunuz?”

Konuya doğrudan girmeyi her zaman sevmişimdir.

“Doğma büyüme İstanbulluyum.” dedi çekinerek. Aklımdan amacımı anladığı geçti. Belki yıllar içinde kazandıkları tecrübelerle insanların asıl niyetlerini görebiliyorlardı.

“Kaç yaşındasınız”

“85”

Neden kısa ve net cümleler kuruyordu ki? Bana güvenmiyor muydu?

“Eskiden sık sık buralara gelir miydiniz?”

Bakışları ayaklarında. Her bir adımını dikkatle atıyor. Düşmek istemiyor. Çünkü biliyor ki düşüp bir yerini kırarsa bu onun için bir son olacak. Belli bir yaştan sonra kırılan kemikler iyileşecek vakit bulamadan ait olduğu organizma ölür.

Merdivenden inen insanlara korkulu gözlerle bakıyordu. Onların kendisine zarar vereceğinden korkuyordu. Ama ben onun yanındayken kimsenin ona zarar vermesine izin vermezdim. Avını leşçilere kaptırmak istemeyen bir aslandım belki de.

“Evet, sık sık gelirdim. Artık anıları yaşamak için geliyorum. Çok yaşamak insana verilen en büyük ceza. O kadar çok ölüm görüyorsun ki çevreni saran dünyanın, şehrin değişimine üzülmek anlamsız geliyor. Öleceğin günü beklerken zaman geçirmek için dışarı çıkmaya başlıyorsun.”

(Ne olmuştu da birden beni bunları açıklayacak kadar yakın görmüştü diye düşündüm)

“Hadi, canımı al, kurtar beni”

Burada her şeyi bir saniyeliğine durdurmak istiyorum. “Canımı al, kurtar beni” dediğinde bedenim ve ruhum iki parçaya ayrıldı. İlk parça yaşlı adamın onu öldüreceğimi nereden bildiği ile uğraşırken;ikincisi, çevreyi hızlıca kontrol ettikten sonra onu merdivenlerden aşağıya itiyordu. İlk parça gerçek süper kahramanların yaşlı insanlar olduklarına ikna olmuştu bile. İlk cinayetime kaza süsü vererek klişelerin en klişesini yapıyordum belki ama tanrı olmanın insanın üzerindeki etkisini anlatmaya 2000 kelime yetmezdi.




29 Ağustos 2016 Pazartesi

Kelebeğin Çırpınışı



Kapı gıcırdayarak açıldı. On beş yıldır bükemediği dizini sürüyerek odaya girdi. Meşe ağacından yapılmış ahşap dolaptaki plakçaların cam kapağını kaldırdı. Çok az plağı vardı. Az ama öz derdi, Korhan. Allen Ginsberg’in 1967 yılında doldurduğu ses kaydının plağı saman kâğıdından yapılmış basit bir kabın içindeydi. Kapakta iki önemli imza vardı. Bunlardan biri kapağa çizim yapan William’a ve diğeri Allen’a aitti. Dünyanın en değerli hazinesiydi. Bu plağın yanında iki tane Dylan’ın iki plağı vardı: Subterranean Homesick Blues, Slow Train Coming. Dylan’nın yanında tümü imzalı The Doors’un tüm plakları sıralanmıştı.

“Dylan” diye fısıldadı ve plağı alıp, özenle plakçalara yerleştirdi. İğneyi yavaşça bıraktı. Müzik çızırtı ile odaya yayıldı. Dylan gençti.

Yere kadar uzanan kadife perdelerin arasından içiri sızan gün ışığı odada uçuşan toz tanelerini yıldızlar gibi parlatıyordu. Güçlükle, ahşabı aşınmış, minderindeki desenleri yer yer dökülmüş tek kişilik koltuğa oturdu. Koltuğun karşısındaki duvar boydan boya kitaplıktı. Artık oturduğu yerden kitapların isimlerini göremiyordu. Neyse ki hafızası hala yerindeydi. On beş yıldır dokunmadığı kitapların yerlerini ezbere biliyordu. İkinci rafta caz teorisi, müzik tarihi kitapları; altındaki rafta edebiyat teorisi kitapları ve feminizm vardı. Ve daha birçok “izm” ile biten teori kitapları... Özlem her birinin nereden alındığını tek tek hatırlıyordu. Çünkü son on beş yılda yaptığı yegâne şey Korhan’la geçirdiği zamanları düşünmekti.

İç çekti.

Koltuğun yanındaki küçük, gri metal dolabın ilk çekmecesini açtı. Büyük, yeşil küllüğü alıp dolabın üstüne özenle yerleştirdi. El örgüsü, Peru’dan aldığı yeleğinin cebinden iki adet beyaz filtreli Chesterfield, diğer cebinden de kenarları aşınmış lacivert renkli Korhan’a ait olan zippoyu çıkardı. Sigaralardan birini yaktıktan sonra küllüğe bıraktı, diğerini içmeye başladı.

21 Mart Bahar başlangıcıydı.

1960’lı yıllarda saçlarında çiçekler varken, birbirlerine söz vermişlerdi. Ölüm tarihleri ne olursa olsun birbirlerini 21 Mart günü anacaklardı. Özlem on beşinci kez Korhan’ı anıyordu. Son beş yıl kocasının, biricik sevgilisinin yattığı küçük toprak parçasını ziyaret edemiyordu. Diz ağrısına ciğerleri ve kalbi de katılmıştı.

“Kalbe çöken ağırlıkla yaşamak buna denir herhalde” diye düşündü Özlem.

Sigaranın ağır dumanı odaya yayılırken Özlem Korhan’ın kazandığı ödüllerin tozunu en son ne zaman aldığını düşündü. Hatırlayamadı. Oysa hepsinin ne zaman, nerede alındığını biliyordu. Alkışlar hala kulaklarındaydı. Gündelik olayları hatırlamıyorken geçmişi tüm ayrıntılarıyla hatırlamak bir çok doktora göre sağlıksız bir durum olabilirdi. Ama Özlem’e göre zihnini gündelik meseleler ile meşgul etmek Korhan’a ihanet etmek demekti. Sadakat önemliydi. Korhansız bir dünyadaki tek teselli yolu geçmişi düşünerek uykuya dalmaktı. Belki de bu yüzden her şey hala tazeydi.

Övündüğü birçok eski davranışının biri de bir dakika içerisinde pek çok şey düşünüyor olmasıydı ve şuan düşündüğü tek şey “Peki Korhan neden onu bırakmıştı?”

Sigarasından derin bir nefes çekti. Ciğerleri öksürükle dumanı dışarı kustu. Takati kalmamıştı.

Kazadan sonraki üç ay kemiklerinin birleşmesini beklemişti. Kendisini hazır hissettiğinde eve gitmeye karar vermişti. Hazır olmak mı? Böyle bir yanılgıya düştüğü için kendisine ne kadar kızmıştı. Korhan’ın yokluna alışmak, onun yokluğu ile dolu eve adım atmaya hazır olduğunu düşünmek ne kadar boş  bir inançtı. İnanç? Korhan’ın gidişinden sonra Özlem’in tüm inanç sistemleri de yerle bir olmuştu.

Korhan da gitmek istememişti aslında.

Özlem, kazayla ilgili hiç bir şey hatırlamıyordu. Bir hafta komada kalmıştı. Gözlerini açtığında ağlamaya başlamıştı. Bir şekilde Korhan’ın artık hayatta olmadığını anlamıştı. Bu farkındalık belki de en çok annesini rahatlattı. Annesi elini tutmuş ve saatlerce birlikte ağlamışlardı.

Kazayla ilgili hiç bir ayrıntı bilmek istememişti. Zihni de ona yardımcı olmuştu. O gün yaşadığı her şey silinmişti. Kemikler kısmen iyileşebiliyordu.

Doktorlara göre Özlem o kazadan kurtulduğu için çok şanslıydı. Sadece dizinde hasar kalmıştı. Buna şans diyebilmeleri Özlem’i sinirlendirmişti. “Bencillik!” diye bağırmıştı. Aşık olduğun, tek bir geceyi bile ayrı geçirmediğin bir insanın öldüğü kazadan sağ kurtulmak nasıl şans olabilirdi. Dışarıdan bakıldığında kazadan arta kalan hasar dizini bükememek olabilirdi ama ya içinin, kalbinin, tüm zihninin paramparça olması ve bunun kalıcı sorunlarına kim ne yapabilirdi? Kimse Korhan’ı yeniden hayata getiremezdi.

Annesi ona eve gitmemesini söylemişti. “Babanla ben evi boşaltırız. Bir süre bizde kalırsın” dedi.

Özlem elbette bunu kabul edemezdi. Kocasının cenazesi kaldırıldığında komadaydı. Ölümünden üç ay geçmişti ve hala mezarına gidememişti. Annesinin ona eve gitme demesi Korhan’a yapılan bir hakaretti. O eve tek başına gidecekti. 

Küçük bir bastonla girmişti eve. Kapıyı açıp koridordan ilerledikçe üç ay önceki hayatına geri dönmüştü. Salona girdiğinde yere düşmemek için elindeki bastona dayanmıştı. Ev, üç ay önce bıraktıkları gibiydi. Korhan’ın çıkıp bir daha giremediği evde Özlem, üç ay öncenin oksijenini içine çekmişti. Soluduğu hava, bu eve, bu odaya girdiğinde Korhan hala hayattaydı. Tüm hücrelerini o havayla beslemek istemişti.

Salona girdiğinde karşılıklı duran koltuklar içinde yarım kalmış tüm duyguları yüzeye taşımıştı. Son gecelerinde, uyumadan önce, Özlem ikili koltukta uzanmıştı. Korhan tek kişilik koltuğu ona yaklaştırmıştı. Özlem yattığı yerden O’nun yüzünün her santimetresini bir kez daha defa incelemişti. Göz çukurları, kirpitleri, burnu, dudakları, çenesi. Karşılıklı sigara içmişler, Korhan Özlem’in ayaklarına masaj yapmıştı.

İkili koltuğa ilerlemişti Özlem. Ağlamamıştı. Hayır, ağlamaktan çok uzaktaydı. Nefretti içine düştüğü duygu. Koltuğa uzanmıştı. Son gecedeki gibi. Ama Korhan yoktu. Gözlerini kapamıştı. Onun yüzünü düşünmüştü. Tüm ayrıntıları.

O gece Beat Kuşağı ile ilgili bir etkinliğe katılmışlar ve eve sabaha karşı gelmişlerdi. Özlem, dönemin edebiyat teorilerini anlatmış, Korhan da trompetiyle küçük bir konser vermişti. Eve geldiklerinde Özlem çay içmek istemişti. Korhan da kahve. Isıtıcının suyu ısıttığını belirten tıslama sesini o an bile duyabilmişti.

Korhan gülümsemiş ve mutfağa girmişti. Özlem de peşinden hızlı adımlarla gitmişti. Bir an olsun ondan ayrılmak istememişti.

Temiz bardakları yoktu. Korhan hemen dolabı açmış ve iki büyük su bardağı çıkarmıştı. Kendi bardağına iki kaşık kahve, Özlem’in bardağına da bir poşet çay. Bardaklara su koymuş ama sonra kafası karışarak Özlem’e bakmıştı. Birlikteliklerinin üçüncü yılıydı ve artık anlaşmak için kelimelere ihtiyaç duymuyorlardı. Özlem Korhan’ın o bakışından kahve ile su miktarı arasındaki oranı çözemediğini anlamıştı. “Bir kaşık daha koy” demişti. Korhan O’na sanki atomu parçalamanın yöntemini söylemiş gibi hayran hayran bakmıştı. Korhan poşet çayın ipini yanlışlıkla koparmış, Özlem kaynar suya elini sokarak çıkarmıştı. Elinin yanmasının önemi yoktu.

Korhan’ın çıkıp bir daha giremediği evde her yanını alevler sarmıştı. Su içmek için mutfağa gittiğinde kendisini ayakta tutan son gücü de kaybetmişti. Mutfak tezgâhının üzerinde ters çevrili tozlu iki su bardağı mutfak zemininin ayaklarının altında kaymasına neden olmuştu. Kendisine geldiğinde akşam olmuştu.

Dylan’ın sesi kesildiğinde daldığı düşüncelerden sıyrıldı. Yeleğinin cebinden iki yeni sigara çıkardı. Biri küllük diğeri kendisi için. Kitaplığın nadire kabinesi şeklinde düzenledikleri raflarına baktı. Fotoğraflar. Kar küresi. Ankara. Küçük gül reçeli kavanozu. Küllük. Özlem’in çocukluğundan kalan pirinç mikroskop. Dedesinden hatıra. Ve kişisel tarihlerinde her şeyden daha önemli olan kırmızı atlı karınca müzik çalar.

Korhan onu Frisco’daki rehin dükkanından almıştı. Kırmızı boyaları yer yer dökülmüştü. Metal kısımları paslanmıştı. Atların üzerindeki boyalar neredeyse yok olmuştu. Ne rengi önemliydi, ne de paslanmış olması. Müzik mekanizması hala kusursuz çalışıyordu. Korhan buna Alman mühendisliği demişti. İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma müzik kutusu nasıl bir yolculuktan sonra Frisco’ya ulaşmıştı? Bunu anca tanrı bilebilirdi.

Çaldığı müziğin ahengi Özlem’in gri düşüncelerine eşlik ediyordu.

9 Temmuz 1969’u anımsadı Özlem. Doktoraya kabul almıştı. Yakın arkadaşı Nuray ile bunu kutlayacaklardı. Meşrutiyet Caddesi üzerinde Pera Palas’a yakın caz barlardan birine gidecekler ve daha sonra Nuray’ın Şişli’deki evinde kalacaklardı. Planın sadece ilk aşaması hayata geçebilmişti. Akşam 10’da Nuray ile girdiği bardan sabah 6’da çıkmıştı. Yanında Nuray değil başka biri vardı.

İçerisi neredeyse boştu. Orkestra henüz sahne almamıştı. İki arkadaş kırmızı şaraplarını içerken yanlarına bir adam gelmişti. Kumaş pantolon üzerine giydiği çizgili gömleğin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Sakalsız yüzü köşeliydi. Gözlerine kadar indirdiği fötr şapka tüm dikkati biçimli dudaklarına kaymasını sağlıyordu.

Sohbet ettikleri süre boyunca adam sadece Özlem’le ilgilenmişti. Özlem de belki adamın çevresine yaydığı güven duygusundan belki de şarabın etkisinden gündelik hayatı ile ilgili her şeyi anlatmıştı. Edebiyat ile müzik üzerine saatlerce konuşabilirlerdi. Özlem bunu biliyordu. Adam “Günün birinde San Francisco’ya gider, orada caz ile edebiyat arasındaki ilişkiyi araştırabilirsin belki” demişti. Özlem’in üzerinde çalışmak istediği konu da tam olarak buydu. Böyle bir tesadüfe deterministler kader diyebilirdi ancak.

Adam izin isteyip masadan ayrıldıktan sonra Nuray adama hiç güvenmediğini başparmağını işaret parmağıyla ölçerek gösterse de Özlem hayatında ilk defa âşık olduğu hissetmişti.

Adam sakin adımlarla sahneye doğru yürümüş, sahnenin arkasından, izleyicilerin görmediği bir noktadan trompetini almıştı. Sigaradan son bir nefes almıştı. Duman kurşun gibi ağır havada, sahne ışıklarının arasında asılı kalmıştı. Yanan sigarayı umursamaz bir şekilde sahneye bırakmıştı. Mikrofona yaklaşmış ve Özlem’i göstererek “bu parça surada oturan nehir saçlı kadın için, henüz adını bilmesem de” demişti. Özlem, hayranlıkla parçayı dinlemiş, Korkan’ın vücudunun bir parçası halini alan trompetle attığı doğaçlama soloda gözyaşlarını tutamamıştı. O gece Korhan orkestrası ile sabaha kadar çalmış ve sonra birlikte Korhan’ın Tarlabaşı’ndaki evine gitmişlerdi.

O geceden iki yıl dört ay sonra Korhan Frisco’daki dairelerinde müzik kutusunu Özlem’e hediye etmişti. Küçük bir çocuk gibiydi o akşam Korhan. Özlem müzik kutusunu çalıştırdığında İstanbul’daki caz kulübünde Korhan’ın O’nun için çaldığı şarkının masum melodilerini duyunca tüyleri diken diken olmuştu. Şaşırmıştı. Çünkü şarkı bilinen bir şarkı değildi ama melodisi Özlem’e göre tanrısaldı. Şarkının bir müzik kutusunda olması çok düşük olasılıktı, o müzik kutusunun Amerika’nın bir kentindeki rehin dükkânına ulaşması daha düşük olasılıktı. Korhan’ın o rehin dükkanına gitmesi ve müzik kutusunu bulması ise mucizeydi. Ama hayat raslantılardan oluşuyordu.

San Francisco’nun uzun yaz gecelerinde insanlar ışıkları kapatırlar, müzik kutusunun ağır aksak, bazı yerleri hatalı melodisini saatlerce dinlerler, sohbet ederler, şarap içerlerdi.

Müzik kutusu şimdi karşısında, Ankara’daki evlerinde, Korhansız bir dünyada, kitaplıkta duruyordu. Yüzyıllık müzik kutusu, varlığından itibaren Korhan ile Özlem’in anılarını da içine hapsediyordu.

Ayağa kalktı. Dizi acıdı, yüzünü buruşturacak kadar acımıştı. Dengesini kaybeder gibi oldu ama ayakta durmayı başlardı. Kitaplığa ilerledi. Müzik kutusunu aldı. Üzerindeki tozlar umurunda değildi. Koltuğa geri döndü ve yavaşça kendisini koltuğa bıraktı. Kutunun yanındaki kolu haraket etmeyene kadar çevirdi, küllüğün yanına bıraktı.

Uzun yıllardır çalışmamış, bakımı yapılmamış olmasına rağmen müzik kutusu melodiyi çalmaya başladı. Her şeyin toz içinde olduğu loş odada çiçeksi kokular yayılmaya başladı. Göz kapakları giderek ağırlaştı ve sonunda kapandılar. Parmaklarının ucunda hissettiği halının cansız, plastik, yapay hissi kendini canlı, doğallığa bıraktı.

Özlem panikle gözlerini açtı. Karışında göz alabildiğine uzanan papatya tarlasını gördüğünde rüyada olduğunu anladı. Ayaklarına baktı. Çıplaktılar. Üzerinde ayak bileklerine kadar inen beyaz, bol elbise vardı. Elbisenin eteklerini tuttu ve kendi çevresinde küçük bir kız çocuğu gibi döndü. Dizi ise ağrımıyordu ve hatta bükülebiliyordu.

Çimenlerin nemi ferahlatıcıydı. Papatyalar insana enerji veriyordu. Koşmaya başladı uçsuz bucaksız tarlada. Saçları, nehir saçları geri gelmişlerdi. Sırtına değiyordu ve Özlem her bir saç tanesini ayrı ayrı hissedebiliyordu. Koştu ve koştu. Burnuna deniz kokusu gelmeye başladığında hızını arttırdı. Hayatında gördüğü en harika rüyaydı. Papatyalar ve çimenler O’nu omuzlarında taşıyorlardı. Kutsal bir törenin parçası gibiydi. Koştu.

Papatya tarlasının gerisinde mavi gökyüzü ile birleşen okyanusu gördü. Tarlanın sonunda bir ağaç vardı. Yaklaştıkça ağacın falezin ucunda durduğunu gördü. Ağacın altında durdu. Kalın gövdesine yaslandı. O zaman rüyasında güneşin olmadığını kavradı çünkü ağacın gölgesi yoktu. Terlememişti bile. Neden terlesin ki? İlkbaharın başları Ankara her zaman serin olurdu. Şu an çalışma odasında koltukta uyuklayan yaşlı beden sıcaktan daha çok soğuğu hissediyor olmalıydı.

Rüzgar biraz daha şiddetlendi. Saçları ve elbisesi dalgalandı. Aynı anda ağacın yaprakları ve dalları arasından müzik kutusundaki melodi duyulur oldu. Özlem müzik kutusunun yaşlı bedeninin uyuduğu odada hala çalıştığını düşündü.

Falezin ucunda durdu, aşağıya baktı. Dalgalar kayaları şiddetle dövüyordu. Dünyanın sonunda duruyorum, diye düşündü. İleride bulutların toplandığını gördü. Fırtına yaklaşıyordu.

“Merhaba”

Kalbi birden hızlandı. Bu ses, yumuşak kadifemsi ses. Korhan’ın sesi.

Arkasına döndü. Evet! Korhan’dı bu. Bir an bile düşünmeden Korhan’ın boynuna sarıldı. Hayatı boyunca hiç bir şey Korhan’a sarılmak kadar huzur vermiyordu. Uyanmamalıydı. Sonsuza kadar uyumalıydı.

“Uyanmayacaksın bebeğim” dedi Korhan. Sıkı sıkı Özlem’e sarılmıştı.

“Uyanmak istemiyorum. Gördüğüm en güzel rüya” dedi.

“Bebeğim, sonunda kavuştuk, gelmen neden bu kadar uzun sürdü? On beş yıldır burada, bu tarlada seni bekledim.”

Her zaman şakalaştıkları gibi, “Holden sendromu” dedi Özlem ve gülümsedi.

“Başka bir zamanda ve başka bir hayatta yarım kalmış her şeyi tamamlayacağız. Ama şimdi gitmeliyiz.”

Özlem nereye diye soracakken Korhan “nereye diye sorma, ben de bilmiyorum. Bildiğim tek şey tam olmak, bütün olmak için gitmemizin gerektiği.” Özleme göre sözünün tamamlanması çok güzeldi.



21 Mart 1994 Pazartesi sabah 09.07’de müzik kutusu son melodiyi çaldığında, Özlem’in kalbi son kez attı. Loş oda sessizliğe bürünürken küllükte yan yana duran iki sigaradan hala duman yükseliyordu. Aynı anda İstanbul’un uzak bir köşesinde 23 günlük bir bebek tavanı izleyerek kendi kendine mırıldanıyordu. Annesi doğum iznindeydi ve önceki gece uyuyamamıştı. Bebeğin beş yaşındaki ablası hayranlıkla kardeşini izliyordu. O’nun büyüdüğünü ve birlikte geçirecekleri günlerin hayalini kuruyordu. Günün herhangi bir saati, dakikası ya da saniyesi dünyada aynı anda gelişen olayları ortak paydada toplamaya yetiyordu ve belki de bütün bilinmezliğiyle buna “hayat” diyordu insanlar. Aynı anda on beş yaşındaki bir genç okula giderken müzik dinliyor; 60’lı yılların ne kadar güzel olduğunu düşünüyordu. Bob Dylan yetenekliydi. Aldığı ilk Camel paketini özenle açıp bir dal sigara çıkardı ve yaktı. Genç çocuk ileride düşünmesi gereken pek çok yetişkin davranışlarını bir kenara bırakıp “Gitar almalıyım, hem de akustik” dedi.