Kapı gıcırdayarak
açıldı. On beş yıldır bükemediği dizini sürüyerek odaya girdi. Meşe ağacından
yapılmış ahşap dolaptaki plakçaların cam kapağını kaldırdı. Çok az plağı vardı.
Az ama öz derdi, Korhan. Allen Ginsberg’in 1967 yılında doldurduğu ses kaydının
plağı saman kâğıdından yapılmış basit bir kabın içindeydi. Kapakta iki önemli
imza vardı. Bunlardan biri kapağa çizim yapan William’a ve diğeri Allen’a aitti.
Dünyanın en değerli hazinesiydi. Bu plağın yanında iki tane Dylan’ın iki plağı vardı:
Subterranean Homesick Blues, Slow Train Coming. Dylan’nın yanında tümü imzalı The
Doors’un tüm plakları sıralanmıştı.
“Dylan” diye fısıldadı
ve plağı alıp, özenle plakçalara yerleştirdi. İğneyi yavaşça bıraktı. Müzik
çızırtı ile odaya yayıldı. Dylan gençti.
Yere kadar uzanan kadife
perdelerin arasından içiri sızan gün ışığı odada uçuşan toz tanelerini yıldızlar
gibi parlatıyordu. Güçlükle, ahşabı aşınmış, minderindeki desenleri yer yer
dökülmüş tek kişilik koltuğa oturdu. Koltuğun karşısındaki duvar boydan boya
kitaplıktı. Artık oturduğu yerden kitapların isimlerini göremiyordu. Neyse ki
hafızası hala yerindeydi. On beş yıldır dokunmadığı kitapların yerlerini ezbere
biliyordu. İkinci rafta caz teorisi, müzik tarihi kitapları; altındaki rafta edebiyat
teorisi kitapları ve feminizm vardı. Ve daha birçok “izm” ile biten teori
kitapları... Özlem her birinin nereden alındığını tek tek hatırlıyordu. Çünkü
son on beş yılda yaptığı yegâne şey Korhan’la geçirdiği zamanları düşünmekti.
İç çekti.
Koltuğun yanındaki
küçük, gri metal dolabın ilk çekmecesini açtı. Büyük, yeşil küllüğü alıp
dolabın üstüne özenle yerleştirdi. El örgüsü, Peru’dan aldığı yeleğinin
cebinden iki adet beyaz filtreli Chesterfield, diğer cebinden de kenarları
aşınmış lacivert renkli Korhan’a ait olan zippoyu çıkardı. Sigaralardan birini
yaktıktan sonra küllüğe bıraktı, diğerini içmeye başladı.
21 Mart Bahar başlangıcıydı.
1960’lı yıllarda
saçlarında çiçekler varken, birbirlerine söz vermişlerdi. Ölüm tarihleri ne
olursa olsun birbirlerini 21 Mart günü anacaklardı. Özlem on beşinci kez
Korhan’ı anıyordu. Son beş yıl kocasının, biricik sevgilisinin yattığı küçük
toprak parçasını ziyaret edemiyordu. Diz ağrısına ciğerleri ve kalbi de katılmıştı.
“Kalbe çöken ağırlıkla yaşamak
buna denir herhalde” diye düşündü Özlem.
Sigaranın ağır dumanı odaya
yayılırken Özlem Korhan’ın kazandığı ödüllerin tozunu en son ne zaman aldığını
düşündü. Hatırlayamadı. Oysa hepsinin ne zaman, nerede alındığını biliyordu.
Alkışlar hala kulaklarındaydı. Gündelik olayları hatırlamıyorken geçmişi tüm
ayrıntılarıyla hatırlamak bir çok doktora göre sağlıksız bir durum olabilirdi.
Ama Özlem’e göre zihnini gündelik meseleler ile meşgul etmek Korhan’a ihanet etmek
demekti. Sadakat önemliydi. Korhansız bir dünyadaki tek teselli yolu geçmişi
düşünerek uykuya dalmaktı. Belki de bu yüzden her şey hala tazeydi.
Övündüğü birçok eski
davranışının biri de bir dakika içerisinde pek çok şey düşünüyor olmasıydı ve
şuan düşündüğü tek şey “Peki Korhan neden onu bırakmıştı?”
Sigarasından derin bir
nefes çekti. Ciğerleri öksürükle dumanı dışarı kustu. Takati kalmamıştı.
Kazadan sonraki üç ay
kemiklerinin birleşmesini beklemişti. Kendisini hazır hissettiğinde eve gitmeye
karar vermişti. Hazır olmak mı? Böyle bir yanılgıya düştüğü için kendisine ne
kadar kızmıştı. Korhan’ın yokluna alışmak, onun yokluğu ile dolu eve adım
atmaya hazır olduğunu düşünmek ne kadar boş bir inançtı. İnanç? Korhan’ın gidişinden sonra
Özlem’in tüm inanç sistemleri de yerle bir olmuştu.
Korhan da gitmek
istememişti aslında.
Özlem, kazayla ilgili
hiç bir şey hatırlamıyordu. Bir hafta komada kalmıştı. Gözlerini açtığında ağlamaya
başlamıştı. Bir şekilde Korhan’ın artık hayatta olmadığını anlamıştı. Bu farkındalık
belki de en çok annesini rahatlattı. Annesi elini tutmuş ve saatlerce birlikte
ağlamışlardı.
Kazayla ilgili hiç bir
ayrıntı bilmek istememişti. Zihni de ona yardımcı olmuştu. O gün yaşadığı her
şey silinmişti. Kemikler kısmen iyileşebiliyordu.
Doktorlara göre Özlem o
kazadan kurtulduğu için çok şanslıydı. Sadece dizinde hasar kalmıştı. Buna şans
diyebilmeleri Özlem’i sinirlendirmişti. “Bencillik!” diye bağırmıştı. Aşık
olduğun, tek bir geceyi bile ayrı geçirmediğin bir insanın öldüğü kazadan sağ
kurtulmak nasıl şans olabilirdi. Dışarıdan bakıldığında kazadan arta kalan
hasar dizini bükememek olabilirdi ama ya içinin, kalbinin, tüm zihninin
paramparça olması ve bunun kalıcı sorunlarına kim ne yapabilirdi? Kimse
Korhan’ı yeniden hayata getiremezdi.
Annesi ona eve
gitmemesini söylemişti. “Babanla ben evi boşaltırız. Bir süre bizde kalırsın”
dedi.
Özlem elbette bunu kabul
edemezdi. Kocasının cenazesi kaldırıldığında komadaydı. Ölümünden üç ay
geçmişti ve hala mezarına gidememişti. Annesinin ona eve gitme demesi Korhan’a
yapılan bir hakaretti. O eve tek başına gidecekti.
Küçük bir bastonla
girmişti eve. Kapıyı açıp koridordan ilerledikçe üç ay önceki hayatına geri
dönmüştü. Salona girdiğinde yere düşmemek için elindeki bastona dayanmıştı. Ev,
üç ay önce bıraktıkları gibiydi. Korhan’ın çıkıp bir daha giremediği evde Özlem,
üç ay öncenin oksijenini içine çekmişti. Soluduğu hava, bu eve, bu odaya
girdiğinde Korhan hala hayattaydı. Tüm hücrelerini o havayla beslemek istemişti.
Salona girdiğinde
karşılıklı duran koltuklar içinde yarım kalmış tüm duyguları yüzeye taşımıştı.
Son gecelerinde, uyumadan önce, Özlem ikili koltukta uzanmıştı. Korhan tek kişilik
koltuğu ona yaklaştırmıştı. Özlem yattığı yerden O’nun yüzünün her
santimetresini bir kez daha defa incelemişti. Göz çukurları, kirpitleri, burnu,
dudakları, çenesi. Karşılıklı sigara içmişler, Korhan Özlem’in ayaklarına masaj
yapmıştı.
İkili koltuğa ilerlemişti
Özlem. Ağlamamıştı. Hayır, ağlamaktan çok uzaktaydı. Nefretti içine düştüğü
duygu. Koltuğa uzanmıştı. Son gecedeki gibi. Ama Korhan yoktu. Gözlerini kapamıştı.
Onun yüzünü düşünmüştü. Tüm ayrıntıları.
O gece Beat Kuşağı ile
ilgili bir etkinliğe katılmışlar ve eve sabaha karşı gelmişlerdi. Özlem, dönemin
edebiyat teorilerini anlatmış, Korhan da trompetiyle küçük bir konser vermişti.
Eve geldiklerinde Özlem çay içmek istemişti. Korhan da kahve. Isıtıcının suyu
ısıttığını belirten tıslama sesini o an bile duyabilmişti.
Korhan gülümsemiş ve
mutfağa girmişti. Özlem de peşinden hızlı adımlarla gitmişti. Bir an olsun
ondan ayrılmak istememişti.
Temiz bardakları yoktu.
Korhan hemen dolabı açmış ve iki büyük su bardağı çıkarmıştı. Kendi bardağına iki
kaşık kahve, Özlem’in bardağına da bir poşet çay. Bardaklara su koymuş ama
sonra kafası karışarak Özlem’e bakmıştı. Birlikteliklerinin üçüncü yılıydı ve
artık anlaşmak için kelimelere ihtiyaç duymuyorlardı. Özlem Korhan’ın o
bakışından kahve ile su miktarı arasındaki oranı çözemediğini anlamıştı. “Bir
kaşık daha koy” demişti. Korhan O’na sanki atomu parçalamanın yöntemini söylemiş
gibi hayran hayran bakmıştı. Korhan poşet çayın ipini yanlışlıkla koparmış,
Özlem kaynar suya elini sokarak çıkarmıştı. Elinin yanmasının önemi yoktu.
Korhan’ın çıkıp bir daha
giremediği evde her yanını alevler sarmıştı. Su içmek için mutfağa gittiğinde kendisini
ayakta tutan son gücü de kaybetmişti. Mutfak tezgâhının üzerinde ters çevrili tozlu
iki su bardağı mutfak zemininin ayaklarının altında kaymasına neden olmuştu.
Kendisine geldiğinde akşam olmuştu.
Dylan’ın sesi
kesildiğinde daldığı düşüncelerden sıyrıldı. Yeleğinin cebinden iki yeni sigara
çıkardı. Biri küllük diğeri kendisi için. Kitaplığın nadire kabinesi şeklinde
düzenledikleri raflarına baktı. Fotoğraflar. Kar küresi. Ankara. Küçük gül
reçeli kavanozu. Küllük. Özlem’in çocukluğundan kalan pirinç mikroskop.
Dedesinden hatıra. Ve kişisel tarihlerinde her şeyden daha önemli olan kırmızı
atlı karınca müzik çalar.
Korhan onu Frisco’daki
rehin dükkanından almıştı. Kırmızı boyaları yer yer dökülmüştü. Metal kısımları
paslanmıştı. Atların üzerindeki boyalar neredeyse yok olmuştu. Ne rengi
önemliydi, ne de paslanmış olması. Müzik mekanizması hala kusursuz çalışıyordu.
Korhan buna Alman mühendisliği demişti. İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma müzik
kutusu nasıl bir yolculuktan sonra Frisco’ya ulaşmıştı? Bunu anca tanrı
bilebilirdi.
Çaldığı müziğin ahengi Özlem’in gri
düşüncelerine eşlik ediyordu.
9 Temmuz 1969’u anımsadı
Özlem. Doktoraya kabul almıştı. Yakın arkadaşı Nuray ile bunu kutlayacaklardı.
Meşrutiyet Caddesi üzerinde Pera Palas’a yakın caz barlardan birine gidecekler
ve daha sonra Nuray’ın Şişli’deki evinde kalacaklardı. Planın sadece ilk
aşaması hayata geçebilmişti. Akşam 10’da Nuray ile girdiği bardan sabah 6’da çıkmıştı.
Yanında Nuray değil başka biri vardı.
İçerisi neredeyse boştu.
Orkestra henüz sahne almamıştı. İki arkadaş kırmızı şaraplarını içerken yanlarına
bir adam gelmişti. Kumaş pantolon üzerine giydiği çizgili gömleğin kollarını
dirseklerine kadar kıvırmıştı. Sakalsız yüzü köşeliydi. Gözlerine kadar
indirdiği fötr şapka tüm dikkati biçimli dudaklarına kaymasını sağlıyordu.
Sohbet ettikleri süre boyunca
adam sadece Özlem’le ilgilenmişti. Özlem de belki adamın çevresine yaydığı
güven duygusundan belki de şarabın etkisinden gündelik hayatı ile ilgili her
şeyi anlatmıştı. Edebiyat ile müzik üzerine saatlerce konuşabilirlerdi. Özlem
bunu biliyordu. Adam “Günün birinde San Francisco’ya gider, orada caz ile
edebiyat arasındaki ilişkiyi araştırabilirsin belki” demişti. Özlem’in üzerinde
çalışmak istediği konu da tam olarak buydu. Böyle bir tesadüfe deterministler
kader diyebilirdi ancak.
Adam izin isteyip
masadan ayrıldıktan sonra Nuray adama hiç güvenmediğini başparmağını işaret parmağıyla
ölçerek gösterse de Özlem hayatında ilk defa âşık olduğu hissetmişti.
Adam sakin adımlarla
sahneye doğru yürümüş, sahnenin arkasından, izleyicilerin görmediği bir
noktadan trompetini almıştı. Sigaradan son bir nefes almıştı. Duman kurşun gibi
ağır havada, sahne ışıklarının arasında asılı kalmıştı. Yanan sigarayı umursamaz
bir şekilde sahneye bırakmıştı. Mikrofona yaklaşmış ve Özlem’i göstererek “bu
parça surada oturan nehir saçlı kadın için, henüz adını bilmesem de” demişti.
Özlem, hayranlıkla parçayı dinlemiş, Korkan’ın vücudunun bir parçası halini
alan trompetle attığı doğaçlama soloda gözyaşlarını tutamamıştı. O gece Korhan
orkestrası ile sabaha kadar çalmış ve sonra birlikte Korhan’ın Tarlabaşı’ndaki
evine gitmişlerdi.
O geceden iki yıl dört
ay sonra Korhan Frisco’daki dairelerinde müzik kutusunu Özlem’e hediye etmişti.
Küçük bir çocuk gibiydi o akşam Korhan. Özlem müzik kutusunu çalıştırdığında
İstanbul’daki caz kulübünde Korhan’ın O’nun için çaldığı şarkının masum
melodilerini duyunca tüyleri diken diken olmuştu. Şaşırmıştı. Çünkü şarkı bilinen
bir şarkı değildi ama melodisi Özlem’e göre tanrısaldı. Şarkının bir müzik
kutusunda olması çok düşük olasılıktı, o müzik kutusunun Amerika’nın bir
kentindeki rehin dükkânına ulaşması daha düşük olasılıktı. Korhan’ın o rehin
dükkanına gitmesi ve müzik kutusunu bulması ise mucizeydi. Ama hayat
raslantılardan oluşuyordu.
San Francisco’nun uzun
yaz gecelerinde insanlar ışıkları kapatırlar, müzik kutusunun ağır aksak, bazı
yerleri hatalı melodisini saatlerce dinlerler, sohbet ederler, şarap içerlerdi.
Müzik kutusu şimdi
karşısında, Ankara’daki evlerinde, Korhansız bir dünyada, kitaplıkta duruyordu.
Yüzyıllık müzik kutusu, varlığından itibaren Korhan ile Özlem’in anılarını da
içine hapsediyordu.
Ayağa kalktı. Dizi acıdı,
yüzünü buruşturacak kadar acımıştı. Dengesini kaybeder gibi oldu ama ayakta
durmayı başlardı. Kitaplığa ilerledi. Müzik kutusunu aldı. Üzerindeki tozlar
umurunda değildi. Koltuğa geri döndü ve yavaşça kendisini koltuğa bıraktı.
Kutunun yanındaki kolu haraket etmeyene kadar çevirdi, küllüğün yanına bıraktı.
Uzun yıllardır çalışmamış,
bakımı yapılmamış olmasına rağmen müzik kutusu melodiyi çalmaya başladı. Her
şeyin toz içinde olduğu loş odada çiçeksi kokular yayılmaya başladı. Göz
kapakları giderek ağırlaştı ve sonunda kapandılar. Parmaklarının ucunda
hissettiği halının cansız, plastik, yapay hissi kendini canlı, doğallığa
bıraktı.
Özlem panikle gözlerini
açtı. Karışında göz alabildiğine uzanan papatya tarlasını gördüğünde rüyada
olduğunu anladı. Ayaklarına baktı. Çıplaktılar. Üzerinde ayak bileklerine kadar
inen beyaz, bol elbise vardı. Elbisenin eteklerini tuttu ve kendi çevresinde küçük
bir kız çocuğu gibi döndü. Dizi ise ağrımıyordu ve hatta bükülebiliyordu.
Çimenlerin nemi
ferahlatıcıydı. Papatyalar insana enerji veriyordu. Koşmaya başladı uçsuz
bucaksız tarlada. Saçları, nehir saçları geri gelmişlerdi. Sırtına değiyordu ve
Özlem her bir saç tanesini ayrı ayrı hissedebiliyordu. Koştu ve koştu. Burnuna
deniz kokusu gelmeye başladığında hızını arttırdı. Hayatında gördüğü en harika
rüyaydı. Papatyalar ve çimenler O’nu omuzlarında taşıyorlardı. Kutsal bir törenin
parçası gibiydi. Koştu.
Papatya tarlasının
gerisinde mavi gökyüzü ile birleşen okyanusu gördü. Tarlanın sonunda bir ağaç
vardı. Yaklaştıkça ağacın falezin ucunda durduğunu gördü. Ağacın altında durdu.
Kalın gövdesine yaslandı. O zaman rüyasında güneşin olmadığını kavradı çünkü
ağacın gölgesi yoktu. Terlememişti bile. Neden terlesin ki? İlkbaharın başları
Ankara her zaman serin olurdu. Şu an çalışma odasında koltukta uyuklayan yaşlı
beden sıcaktan daha çok soğuğu hissediyor olmalıydı.
Rüzgar biraz daha
şiddetlendi. Saçları ve elbisesi dalgalandı. Aynı anda ağacın yaprakları ve
dalları arasından müzik kutusundaki melodi duyulur oldu. Özlem müzik kutusunun yaşlı
bedeninin uyuduğu odada hala çalıştığını düşündü.
Falezin ucunda durdu,
aşağıya baktı. Dalgalar kayaları şiddetle dövüyordu. Dünyanın sonunda
duruyorum, diye düşündü. İleride bulutların toplandığını gördü. Fırtına
yaklaşıyordu.
“Merhaba”
Kalbi birden hızlandı.
Bu ses, yumuşak kadifemsi ses. Korhan’ın sesi.
Arkasına döndü. Evet!
Korhan’dı bu. Bir an bile düşünmeden Korhan’ın boynuna sarıldı. Hayatı boyunca
hiç bir şey Korhan’a sarılmak kadar huzur vermiyordu. Uyanmamalıydı. Sonsuza
kadar uyumalıydı.
“Uyanmayacaksın bebeğim”
dedi Korhan. Sıkı sıkı Özlem’e sarılmıştı.
“Uyanmak istemiyorum.
Gördüğüm en güzel rüya” dedi.
“Bebeğim, sonunda
kavuştuk, gelmen neden bu kadar uzun sürdü? On beş yıldır burada, bu tarlada seni
bekledim.”
Her zaman şakalaştıkları
gibi, “Holden sendromu” dedi Özlem ve gülümsedi.
“Başka bir zamanda ve
başka bir hayatta yarım kalmış her şeyi tamamlayacağız. Ama şimdi gitmeliyiz.”
Özlem nereye diye
soracakken Korhan “nereye diye sorma, ben de bilmiyorum. Bildiğim tek şey tam
olmak, bütün olmak için gitmemizin gerektiği.” Özleme göre sözünün tamamlanması
çok güzeldi.
21 Mart 1994 Pazartesi
sabah 09.07’de müzik kutusu son melodiyi çaldığında, Özlem’in kalbi son kez attı.
Loş oda sessizliğe bürünürken küllükte yan yana duran iki sigaradan hala duman
yükseliyordu. Aynı anda İstanbul’un uzak bir köşesinde 23 günlük bir bebek
tavanı izleyerek kendi kendine mırıldanıyordu. Annesi doğum iznindeydi ve önceki
gece uyuyamamıştı. Bebeğin beş yaşındaki ablası hayranlıkla kardeşini
izliyordu. O’nun büyüdüğünü ve birlikte geçirecekleri günlerin hayalini
kuruyordu. Günün herhangi bir saati, dakikası ya da saniyesi dünyada aynı anda
gelişen olayları ortak paydada toplamaya yetiyordu ve belki de bütün
bilinmezliğiyle buna “hayat” diyordu insanlar. Aynı anda on beş yaşındaki bir
genç okula giderken müzik dinliyor; 60’lı yılların ne kadar güzel olduğunu
düşünüyordu. Bob Dylan yetenekliydi. Aldığı ilk Camel paketini özenle açıp bir
dal sigara çıkardı ve yaktı. Genç çocuk ileride düşünmesi gereken pek çok
yetişkin davranışlarını bir kenara bırakıp “Gitar almalıyım, hem de akustik”
dedi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder