3 Haziran 2018 Pazar

Yazın Kokusu


1
Gözlerini açıyor, usulca. Bıkkın. Kirli, sararmış tavana boş boş bakıyor. Perdenin arasından görülen gri gökyüzü içinde kalan yaşamın minik kırıntılarını içine çekmeye hazır, Onu dışarı çağırıyor. Hangi günde, hangi ayda hatta hangi yılda olduğunu bilmiyor. Önemsemiyor. Sürünerek kendini yataktan atıyor. Mutfağa gidiyor. Hayatı yaşanabilir kılan ilaçlarını içmeden önce aç karnını doyurması gerekir. Tezgahın üzerinde duran yenilebilir her şeyi ağzına tıkıyor. İlaçlarını aç karnına içmemeli. Yirmi yılda hayata dair öğrenebildiği tek şey bu.
Lavabonun içindeki kirli bardaklardan birini alıp musluktan su dolduruyor. Sağlıklı olmasa da. İlaçları tek tek avucuna alıp hepsini tek seferde içiyor.
On beş yaşına kadar kafasındaki karmaşayı saklamayı başarabilmişti. Kendisini bildi bileli ne zamana ne de mekana ait olmadığını hissetmişti. Diğer insanlarla bu hissi paylaşmadığı sürede sorun olmamıştı. Ama on beş yaşına geldiğinde, Şubat ayının sonuna doğru, ilk büyük krizini yaşamıştı. Alnında başlayan ağrı tüm beynine yayılmıştı. Acıyla çığlık atmış ve bu sırada zihninde bir imge belirmişti.
Sandaldaydı. Yanında bir kadın vardı. Deri ceket giymişti kadın. Uzun saçlarını geriye doğru toplayan ince bir taç takmıştı. Siyah kemik çerçeveli gözlükleri vardı. Venedik'teydi. Bora bordo süveterin altına beyaz gömlek giymişti. Kadınla sarmaş dolaştı, mutluydular. San Francisco'dan Türkiye'ye dönerken Hikmet ve Fügen ile Venedik'te buluşmuşlardı. 1967 yılının Kasım ayıydı.
Kendisine geldiğinde annesi başında ağlıyordu. Ertesi gün doktora götürülmüş, beyninde fiziksel bir sorun bulamamışlardı. Krizden sonra Bora kendisini 1967 yılında Venedik'e tatile giden Korhan olarak görmeye başlamış, o günlere ait farklı bilgileri annesine, babasına ve doktoruna anlatmaya başlamıştı. Nisan 1967'de Vietnam Savaşı'nı protesto eden kalabalığın içinde olduğunu anlatması ilaç kullanmasına neden olmuştu. Günler ve aylar geçtikçe zihninde daha fazla anı canlanmaya başlamıştı. Anılar gerçekti ama nereden geldiğini bilmiyordu. Doktor ise bu anılara neden olan durumu anlamakta zorlanıyor ilaçlar ile sorunu çözmeye çalışıyordu. İlaçların işe yaramadığını Bora bir kazayı tüm detaylarıyla doktora anlattığında anlaşılmıştı. Doktor, onu dinlemiş sonra dışarıda beklemesini söylemişti. Doktorun Bora'nın annesi ve babasıyla görüşmesi gerekiyordu.
Doktor ile ailesinin ne konuştuklarını iki gün sonra akıl hastanesi yatırıldığında anlamıştı. Bora on sekiz ile yirmi yedi yaşları arasındaki dönemde hastanede yatmıştı. Bu tüm hayatı ıskalamasına neden olmuştu. Yine de geçip giden yıllar için kimseye kırgın değildi.
Sekiz sene önce hastaneden çıkmıştı. Ailesi ile yaşadığı büyük savaşın ganimeti dedesinden annesine miras kalan bu ev. Ona Bora adını veren balıkçı dedesi. Hayatta belki de onu anlayan tek insan. Onu balığa çıkaran ve hikayeler anlatan yaşlı balıkçı Bora hastanedeyken ölmeye karar vermişti. Bora bu haberi duyduğunda üzülmemişti. Çünkü dedesi de kendisi gibi dinmeyen acılar içindeydi. Ölümü acıların dinmesi demekti.
Balığa çıktıklarında dedesi bir iki Efes içtikten sonra Melissa'sını anlatırdı. 1960'lı yıllardı diye söze başlardı her zaman.
"O zamanlar gençtim. Delikanlıydım. Kumkapı'da iki katlı ahşap bir evde kalırdım. Ev büyük bir balıkçı teknesi olan Hakkı Baba'nın eviydi. Balık haline yakın olduğu için onda kalmama izin verirdi. Balığa çıktık mı bir ay, iki ay geri dönmezdik. Dünya daha özgürdü. İnsanlar daha eşitti. Bir pazar günü izin almıştım. Sultanahmet'e gittim. Yabacı kadınların İstanbul'a geldiğini Sultanahmet'te kaldığını biliyordum. Belki birisiyle tanışırdım. Lale Restoran'ı vardı. Sultanahmet'te yol üzerinde, sarnıca yakın. Şimdi oralar nasıl hiç bilmem. O günden sonra gidemedim. Cesaret edemedim. Belki bir gün sen benim için gidersin. Neyse...Yabancılar o restoranda oturup yemek yer toplanırlarmış. Bunu nereden bildiğimi bilmiyorum. Belki teknedeki biri söylemiştir. Ben de oraya gittim. Yabancı dil bilmem ama anlarsın ya bazı şeyler için dil konuşmak için kullanılmaz" öksüre öksüre gülerdi dedesi, biraz ara verdikten sonra konuşmasına devam ederdi. "Melissa ile orada karşılaşmıştım. Amerika'dan yola çıkmış. New York'ta yaşarmış. Hindistan'a gitmek için evinden ayrılmış. Yolu İstanbul'a düşmüş. Mavi gözleri bahar sabahı gibi parlaktı. Saçları güneş gibi sarı. Deniz köpüğü gibi beyaz teni vardı. Çiçekli elbisesi içinde o yaşıma kadar gördüğüm kadınlardan farklıydı. Sanki tanrıçaydı. Ben de boş değildim hani. Pehlivan gibiyim."
Dedesi Melissa'nın fotoğrafını her zaman yanında taşırdı. Aşınmış ve solmuş fotoğrafta bile Melissa güzeldi. Bora hiç yorum yapmazdı. Çünkü anılarını onunla paylaşan dedesi her zaman hüzünlenirdi. Melissa dedesine onunla gelmesini söylemiş. Parası ikisine de yetermiş ama dedesi bunu kabul etmemiş.
"Memleketteki kardeşlerime her ay para gönderiyordum. Okusunlar, adam olsunlar, benim gibi zorluk çekmesinler diye. Onunla gitseydim kardeşlerime kim bakacaktı? Başı boş kalırlardı. Hem bak kardeşlerimden biri doktor, diğeri hakim oldu. Bana faydaları oldu mu? Hayır. İnsanlara faydaları oldu mu? Belki. Ama evladım, insan ölüme yaklaştıkça yapmadıklarını ya da verdiği kararları sorguluyor ve genelde pişman oluyor. Melissa Amerika'ya döndü mü? Hayatında neler yaptı? Bilmiyorum. Bildiğim tek Şey ben ihtiyar bir balıkçı olarak burada kısıldım."
"Anılarla yaşamak insanı günden güne tüketir ama aynı zamanda güç verir" diyor Bora cebinden defteri çıkarırken. Eskimiş, kenarları yıpranmıştı defterin sayfaları arasından kağıt parçaları fışkırıyordu. Yavaş yavaş sayfaları çeviriyor. Güneşin Sesi başlığı altında bölük pörçük anılarını yazdığı bir hikaye. Sayfaları yavaş yavaş çeviriyor. Kelebeğin Çırpınışı başlığı var. Bir zamanlar yaşadığı evi ve kadının, anılarındaki eşinin ölümünü yazdığı sayfalar.
Sonra defterin sayfalarına yapıştırılmış gazete kupürlerini inceliyor.
Edebiyat Dünyasının Acı Günü
15 Kasım 1979
İtalya'daki tatillerinden karayolu ile yurda dönmek üzere yola çıkan ünlü edebiyatçı Korhan Güneş ve eşi Sofya yakınlarında trafik kazası geçirmiştir. Kazada Korhan Güneş olay yerinde hayatını kaybederken eşi Özlem Güneş tedavi altına alınmıştır.
ABD'deki görevinden izinli olarak İtalya, Venedik'te arkadaşları ile buluşan çift Perşembe öğleden sonra İstanbul'a gelmek üzere yola koyulmuşlardır.Sofya yakınlarında meydana gelen trafik kazasında, Korhan Güneş hakimiyetindeki araç, aşırı hız ve bozuk yol sebebiyle direksiyon kontrolünü yitirerek seyir halindeki tıra çarpmıştır. Şarampole yuvarlanan araçtaki yaralılar güçlükle çıkartılmıştır. Korhan Güneş kaza mahallinde feci şekilde can verirken eşi Özlem Güneş’in yoğun bakımda yaşam mücadelesi devam etmektedir.
Haberi alan ünlü çiftin acılı ailesi Bulgaristan’a hareket etmiştir. Aileye yakın kaynaklardan alınan bilgiye göre Korhan Güneş'in cenazesinin teslimi için resmi işlemler başlatılmıştır. Özlem Güneş'in ise yoğun bakımda bilinci kapalı halde tedavisine devam edildiği belirtilmiştir.


Ünlü Şairlerden Taziye Mesajı
Ünlü edebiyat adamının yaşadığı elim kaza Türk ve Amerikan meslektaşları tarafından üzüntüyle karşılanmıştır. Ünlü şair Allen Ginsberg, gazetemize yaptığı açıklamada,derin üzüntülerini ifade ederek “Korhan, dünyaya mal olmuş değerli bir edebiyat kuramcısıdır, hem arkadaşlığı hem de çalışmaları dolayısıyla yeri asla doldurulamayacaktır” demiştir.
Korhan'ın ölümü üzerine Bob Dylan da dün akşam 25 bin kişiye verdiği konserde, ünlü Knocking On Heavens Door isimli şarkısını Korhan Güneş’e ithaf etmiştir.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde görev yapan öğretim üyesi Profesör Özlem Güneş okul yönetimi ve öğrencilerini derin üzüntüye boğmuştur."
Sayfayı çeviriyor. Artık bu haberleri okurken ne acı hissediyor ne de ağlıyor. Önemli olan bu yeni zamanda ve yeni İstanbul'da Özlem'in yansımasını bulmak.
"Korhan Güneş Türkiye’ye Getirildi
17 Kasım 1979
Korhan Güneş’in naşı yurda getirilmiştir. Özlem Güneş Sofya'da yoğun bakımda kontrol altında tutulmaktadır. Doktorlardan alınan bilgilere göre Özlem Güneş hayati tehlikeyi atlatmıştır.İstanbul Üniversitesi öğretim üyeleri ve öğrencileri, gazete ilanıyla, Özlem Güneş’e geçmiş olsun dileklerini ifade ederken Korhan Güneş için taziyelerini ifade etmişlerdir."

Özlem Güneş Sağlığına Kavuştu
24 Mart 1980
Sağlığına kavuşan Özlem Güneş, hastaneden taburcu edilerek Türkiye'ye getirilmiştir. Eşi Korhan Güneş’in acısının henüz çok taze olduğunu ifade eden Özlem Güneş, “Kazanın gerçekleştiği anı hatırlamakta zorlanıyorum, yol çok bozuktu ve güçlükle ilerleyebiliyorduk, olay çok ani gelişti ve o anları hatırlayamıyorum. Bu zor günümüzde desteğini esirgemeyen, her an yanımda olan aile dostlarımız ve çalışma arkadaşlarıma minnettarım” demiştir.
Bora, hayata gözlerini Korhan olarak kapadığını biliyor. Kazayı, Özlem'i dünyada yalnız bırakmış olmanın acısını çok iyi hatırlıyor.
Sayfaları çeviriyor. Özlem ile ABD'de bulundukları zaman Vietnam Savaşı'nı protesto gösterisine katılmışlardı. 21 Ekim 1967 tarihinde. Washington, DC'de. Elini Bayezid'ta tesadüfen bulduğu kalitesiz fotoğrafın üzerinde gezdiriyor. Fotoğraf gösteriye katılan kalabalığı gösteriyor. Bora, Özlem ile Korhan'ın büyük havuzun sağ alt köşesine yakın bir yerde olduklarını biliyor. Orada bir yerde olduklarını bildiği halde fotoğrafta Özlem'i görememek insanı delirtiyor.
Sonraki sayfada ise internette bulduğu bir fotoğraf var. Golden Gate Köprüsü'ne bakan bir bank. Özlem ile güzel günler geçirdikleri şehri temsil eden o büyük köprü. Fotoğrafın altına bir şiir yazılı:
Yoldan geçen yabancı! sana nasıl istekle baktığımı bilemezsin,
Sen aradığım erkeksin, ya da aradığım kadın, (sanki bir düş görüyorum.)
Bir yerde, tatlı bir yaşam geçirmiş olacağız seninle,
Her şeyi hatırlıyorum, hepsi yeniden canlanıyor gözümde, yan yana yürüyoruz,
akıcı, sevgi dolu, içi dışı tertemiz, olgun,
Benimle büyüdün sen, küçük bir oğlan ya da küçük bir kızdın benimle,
Ben yemek yedim seninle, ben uyudum seninle, senin vücudun senin olarak
kalmadı yalnızca, benim vücudumu benim olarak bırakmadı yalnızca,
Gözlerinin, yüzünün, etinin tadını veriyorsun bana, birlikte yürüyoruz,
karşılığında sakalımın, göğsümün, ellerimin tadını alıyorsun,
Seninle konuşmasam da bir şey değişmiyor, tek başıma oturduğum, ya da gece tek
başıma uyandığım zamanlar seni düşünüyorum,
Bekliyorum, seninle gene buluşacağız, kuşkum yok bundan,
Seni hiçbir zaman yitirmemeye bakıyorum.
Karşı sayfada ise Bob Dylan'dan iki satır:
Look out, kid
Don't matter what you did
     Unkapanı'nda bir zamanlar un fabrikası olan ama artık belediye tarafından otopark olarak kullanılan harabe manzaralı evden çıkıyor. Hava soğuk ve yağmurlu. Evde duvarların arasında hapis kalmak kriz yaşamasına neden olacaktı. Hem belki bu akşam aradığını bulabilir Beyoğlu'nda.
     Beyoğlu, damarlarında dolaşan deli gömleğini sıkı sıkı bağlayan bir simülasyon. Farklı zamanlarda, bambaşka renklerde gördüğü masalsı bir yer. Binalarındaki heykeller tüm zamanların şahitleri, yaptığı tüm savaşlardaki silah arkadaşları. Ruhundaki derin boşluğun, boşluğun zihninde bıraktığı kapanmayan yaranın sokaklarına ev sahipliği yapıyor.
     Kabanının yakalarını kaldırıyor. Galata Köprüsü uzakta, Haliç'in boynuna takılmış bir tasma gibi parlıyor.
2
     Topuklu ayakkabı rahat değil. Restoranın kapısı açıldıkça içeri giren soğuk hava eteğinin altından girip onu üşütüyor. Önünde duran tabakta yatan ölü hayvanın yüzdüğü sos midesini bulandırıyor. Hayır, diyor bugünlerde sık sık zihninin yüzeyine daha çok çıkan ses. Karşında oturan yaşlı adam mideni bulandırıyor. Uzanıyor, kırmızı şaraptan koca bir yudum içiyor.
     "Beni dinliyor musun, sen?" Adamın sesi kapı gıcırtısını andırıyor. Kendini beğenmiş, yaşlı bir mimar.
     Nehir, hayır dinlemiyorum çünkü yine boşluğa düştüm ve bu his son günlerde çok fazla beni ziyaret ediyor. Aslında buradan da bir an önce gitmek istiyorum, demek istiyor ama parayı peşin aldı ve kirasını bir hafta geciktirdi.
     "Evet" diyor. Pis yalancı orospu, diye bağırma potansiyeline sahip bir adam, neyse ki kamusalın dönüşümü çoktan gerçekleşti.
     "Hiç öyle görünmüyorsun"
     "Pardon, midem bir garip, ne demiştin?"
     Adam derin bir nefes alıyor. Belli ki sinirli ama bu lüks restoranda sinirlerine hakim olması gerekiyor.
     "Mimarlık ile bir ilgin var mı, diye sormuştum."
     "Çok fazla yok ama Beyoğlu'nun eski binalarını seviyorum. Heykelleri izlemeyi, heykellerle göz göze gelmeyi filan"
     Nehir, adamın kendi bildiği sularda yüzmek istediğini anlıyor. Yaşlı adamlar sadece cinsellik anlamında değil, bilgi anlamında da tatmin olmak ister. Penislerinden büyük egoları vardır çoğunun.
     "Ne kadar ilginç bir tanımda bulundun. Şiirsel"
     "hı-hı" Nehir ölü hayvandan bir parça kesip ağzından içeri itiyor. Burada olmak istemiyor.
     "Bana biraz kendinden bahseder misin?" Adamın kendine güveni tam. İçtiği mavi hap ile birlikte egolarının da yükseldiği belli oluyor. Ama aynı zamanda stresli, terliyor. Belli ki ilk defa bir eskort ile dışarı çıktı. Belki de ofisinde taciz edecek stajyeri kalmadı, diye düşünüyor Nehir.
     Adama gördüğü sanrılardan, hayatı boyunca onu kimsenin anlamadığından, ailesinden kurtulmak için istemediği bir bölümde okuduğundan, aslında şiir yazdığından ve şiirlerini bir kaç dergide yayınlattığından, Beyoğlu'ndaki şiirselliği görmemek için kör olunması gerektiğinden, parasızlık yüzünden eskortluk yapmak zorunda kaldığından uzun uzun bahsetmek isterdi ama tüm bunlar yerine üç numaralı hikayesine giriş yapıyor.
     "Halkla ilişkiler son sınıftayım" ki bu doğruydu, "Bir medya şirketinde staj yapıyorum", hiç bir kuvvet kurumsal bir yerde staj yapmaya zorlayamaz onu, "Staj bitince de yüksek lisans yapmak istiyorum." vakit kaybı, "Ailemle yaşıyorum, bir ağabeyim ve bir kız kardeşim var..."
     "Hesabı ödeyip otele geçelim" diyor adam hikayesini yarıda keserek. Ama Nehir neredeyse sevinçle "olur" diyor. Ne kadar erken biterse kendini bir bara atıp geceyi unutana kadar içebilir.
     Adamın garsona emirler yağdırmasını, bahşiş bırakmamasını ve diğer tüm kabalıklarını izliyor. Asmalımescit'teki restorandan çıkıyorlar. Hava soğuk ve Nehir'in üzerindeki dar mini elbise içinde donuyor. Adam ile arasına bir karış mesafe bırakarak yürüyor. Ara sokaklardan İstiklal Caddesi'ne çıkıyorlar.
“Nereye gidiyoruz” diye soruyor adama. Adam, soğuk ve neredeyse aşağılar gibi “az ilerdeki otel” diyor ama bu cevabın Nehir için bir önemi kalmıyor.
Topuklu ayakkabısından çıkan ses birden kesiliyor. Nehir müzik sesi ile olduğu yere hareketsiz kalıyor. Çevresine bakıyor. Ses köşedeki sahaftan geliyor. Dükkana doğru attığı her adımda başka bir evrene doğru ilerliyor.
Bir kaç saniye öncesine kadar hayatının tümüne egemen olan ve asla ait olmadığı yapay dünyada arzuları yarım kalmış adam arkasından “sana peşin peşin paranı verdim nereye gidiyorsun?” serzenişine karşılık Nehir ince omzundan metal zincirle sarkan çantasını yere bırakıyor.
Melodinin geldiği vitrine yaklaştıkça Nehir’in bilinci değişmeye ve giderek özüne dönüşmeye başlıyor. Büyük cam vitrin dükkanın içini gözler önüne seriyor. Eski kitapların arasında bir kaç eşyadan biri de metal müzik kutusu. Atlı karınca. Mavi, kırmızı ve sarı boyaları yer yer dökülmüş. Müzik kutusu dönüyor ve Nehir için çok tanıdık olan melodiyi çalıyor. Nehir müzik kutusunu, küçük atların dönüşünü hipnotize olmuş gibi izliyor. Adım attığı evrenin merkezindeki müzik kutusundan ışık yükselmeye başlıyor.
Müziğe bir koku karışıyor. Müzik notaları Nehir'in çevresinde dönerken kokunun atom taneleri eşlik ediyor. Nehir koku tanelerinin oluşturduğu patikaya bakıyor. Bu koku ile uyandığı günleri hatırlıyor. Sandalda yanında bir adam vardı. Ona yaslanmıştı. Bordo süveterin altına beyaz gömlek giymişti. Açık kahverengi pantolonu vardı. Nehir siyah deri ceket giymişti. Başında, uzun saçlarını geriye doğru iten ince tacı vardı. Siyah kemik çerçeveli gözlüklerini takmıştı. Venedik. Sarmaş dolaş, mutlular. San Francisco’dan Türkiye’ye dönerken Hikmet ve Fügen ile buluşmuşlardı. 1967 yılının kasım ayıydı.
Zihninde alevlenen anılar Nehir’i yerle bir edecek kadar güçlü. Zihninde bir şimşek çakıyor. Bir saniye içinde gözyaşlarına boğuluyor. On beş yıl yalnız geçen ömür. Her bahar başlangıcında Korhan’ı andığı odada içtiği sigaralar. Bir tane O’nun için bir tane kendi için. Plakta duyulan şarkı Bob Dylan. Kitaplıkta yazdığı edebiyat kuramları kitab. Adı Özlem. Yirmi üç yıl önce kocasının on beşinci ölüm yıl dönümünde öldüğü oda zihninde canlanıyor. Müzik kutusuna bakmıştı en son.
Nehir olarak geçirdiği yirmi üç yılın sonunda sahafta gördüğü müzik kutusu sayesinde uyanıyor. Korhan'ın San Francisco'da aldığı müzik kutusu.
3
Tünel'den Galatasaray'a doğru yürürken ileride karanlık, bulutlu gökyüzüne yükselen bir ışık demeti görüyor. Çevresine bakıyor. Kimse tepki vermiyor. Yanından geçen bir adama soruyor ileriyi işaret ederek: "şuradaki ışık nedir?" Adam Bora'nın gösterdiği yöne bakıyor ama bir anlam veremiyor. "Ne ışığı?"
Melodiyi duymaya başlıyor. San Francisco'da aldığı müzik kutusunun melodisi. Işığın yükseldiği yerden geliyor. Koşmaya başlıyor. Ömrü boyunca peşinde olduğu gerçekliğe sonunda kavuşacağına emin. Attığı her adım masalsı bir hikayenin parçası. Dağı deliyor her adımda, çölleri aşıyor. Denizi ikiye ayırıyor ve umurundaymış gibi hastaları iyileştiriyor. Her adımında taş döşeli yolda güller açıyor.
Işığa yaklaştıkça ayaklarının altında nehir gibi kıvrılan saçları görüyor. İlkbahar gibi kokan, sonbahar kadar kırılgan kokuyu hasretle içine çekiyor. Özlem'i görüyor bir sahafın önünde. Gerçeküstü şekilde parlayan vitrine bakıyor. Usulca yanına yaklaşıyor. Elini uzatıyor, ince zarif omuza dokunmak istiyor. O sırada Özlem yavaşça arkasını dönüyor.
"Neredeydin?" diyor Özlem zihnine sahip Nehir.
"Gelmen neden bu kadar uzun sürdü?" diyor Korhan zihnine sahip Bora.

28 Eylül 2017 Perşembe

Kutila ve Anlatıcı: Başlangıç

Gün doğumunda Anlatıcı'nın yanında gitmek için kalktı. Bir gün önce topladığı bitkileri ve yakaladığı kuşu alıp yürümeye başladı. Kutila, uzaktan insanlarının yaşadığı evlere baktı. Birbirine bitişik evler yüksek bir duvar oluşturmuştu. Yırtıcı hayvanlardan korunmanın en iyi yolu buydu. Son iki baharını Marbiku tarafından kutsanmış ağaç kovuğunda geçiriyordu. Gün doğumunda Anlatıcı'nın ihtiyaçlarını karşılar, gün batımında kovuğa dönerdi. Burada, yaratıcılar ve atalar tarafından eğitilirdi.
Kutila ağır adımlarla evlerine doğru yürüdü. Yüksek duvarlara geldiğinde bir halatı çekti ve ahşap merdiveni indirdi. Merdivenden tırmandı. Merdivenin başında bekleyen koruyucu onu tanıyordu ve geçmesine izin verdi. Evlerin üzerine çıkınca merdiveni peşinden çekti. Halkı hala rüyalarındaydı. Kutila Anlatıcı'nın evine gittiğinde eve açılan deliğin kapalı olduğunu gördü. Beklemesi gerekti. Çünkü kapı sadece Anlatıcı dua ettiğinde kapalı kalır ve duanın bittiğini ocağa attığı yaş otların yanması sonucu çıkan dumandan anlardı. Kutila çevresine baktı. İnce halatlara asılarak kurutulmaya bırakılmış meyveler ve etler vardı. Bu bahar kabilenin büyüklerini hayal kırıklığına uğratacak kadar az meyve yetiştirebilmişlerdi. Hayvanları halkını besleyecek kadar uzun yaşayamamışlardı. Avcılar çıktıkları avlardan elleri boş ve utanç içinde dönmüşlerdi. Yakındaki nehirde artık balık çıkmıyordu. Kadınlar diğer halkları ziyaret etmişlerdi. Yanlarına işlenmemiş, en kaliteli parlak siyah taşları, kemikten kolyeleri almışlar ama, onlar da evlerine boş dönmüşlerdi. Diğer halklar için de durum farksızdı. Artık yapmaları gereken tek şey kalmıştı. Tüm halkların anlatıcıları toprağın, gökyüzünün,  nehirlerin ve tüm ateşlerin tek sahibi Nerencu'ya yalvarmaya gideceklerdi. Kutila da Anlatıcı’ sına eşlik etmeyi umut ediyordu.
Görebildikleri ve bilebildikleri dünyada yedi kabile vardı. Yedi kabilenin ortak ataları çok uzaktaki mağarada topraktan yaratılmışlardı.  Çıktıkları uzun yolculuklarında farklı yerlere gitmişlerdi. Kutila'nın ataları buraya, parlak siyah taş yataklarına yakın yere yerleşmişlerdi. Önce küçük yuvarlak kulübelerde yaşamışlar, daha sonra şimdiki evlerini yapmışlardı.
Apsin kabinenin ellinci anlatıcısıydı. Kutila bir gün Anlatıcı'ya kaç bahar gördüğünü sormuştu. Seksen dört bahar cevabını almıştı. Apsin eklemişti, "geriye on altı baharım kaldı".
Anlatıcılar halkına yol gösteren seçilmiş kişilerdi. Atalar ile temasa geçebilen, onların halkları için söylediklerini duyabilen, görebilen ve hissedebilenlerdir. Ataların söylediklerini halka anlatanlardı.Yedi kabilenin anlatıcıları yüz bahar yaşadıktan sonra ruhlarını Nerencu'ya sunmak için dağlara çıkarlardı. Kutila eğitimlerden geçebilirse diğer anlatıcıların Nerencu'nun evindeki sınavına katılacak, üç bahar boyunca daha önce kimsenin gitmediği yerlere gidip Nerencu'nun ruhuna kendisini tanıtacak ve evine döndüğünde anlatıcı olarak halkına hizmet edecekti.
Kutila da her anlatıcı gibi aynı rüyayı gördüğünde seçilmiş olduğu anlamıştı. Rüyasında uzaktaki dağdan en güzel parlak siyah taşı çıkarıyordu. Onu özenle işliyor, ucunu sivri iki yanı keskin bir bıçağa dönüştürüyordu. Beline bağladığı bu bıçağa kemikten bir sap yapmak için uzun çayırlığa gidiyor ve bir yavru leopar avlıyordu. Leoparın uyruk kemiğinden yılan biçimli bir sap yapıp bıçağa bağlıyordu. Anlatıcının evine gidip bu bıçak ile kalbini çıkarıp Nerencu adına hiç sönmeyen ateş atıyordu. Anlatıcının bedenini kucaklayıp evlerin dışındaki büyük ağacın altına koyuyordu. Burada anlatıcının ruhunu etlerden ve kemikten ayrılması için akbabalara veriyordu. Ruhu özgür kalan anlatıcının kemiklerini topluyor ve artık kendi evi olan anlatıcının evine getiriyordu. Anlatıcının iletişimde olduğu ve ocağın yanındaki çukurda bulunan önceki anlatıcının kemiklerinin arasında bırakıp üzerini kapatıyordu.
Rüyasını ilk annesine anlatmıştı. Annesi onu Anlatıcı'ya götürmüştü. Kutila korka sıkıla rüyasını anlatmıştı. Halkının en önemli kişisini rüyasında öldürmekten utanç duyuyordu. Ama Anlatıcı gülümsemişti. Ayağa kalkmış ve Kutila'nın annesinden dışarı çıkmasını istemişti. Kutila merdivenden çıkan annesinin arkasından üzüntüyle bakmıştı. Anlatıcı duvarda özel yerinde duran parlak siyah taştan yapılmış aynayı almıştı. Aynayı ateşe doğrultmuş, ateşten gelen ışığı Kutila'nın yüzüne yansıtmıştı. O an Kutila korkularından sıyrılmış ve kendisini tek olan ile bir hissetmişti. Nerencu ile. Anlatıcı Kutila’dan her gün doğumunda yanına gelmesini istemişti. Tüm bunlar on dört bahar önce olmuştu. Kutila üç bahardır ağaç kovuğunda yaşıyordu.
Halkı yavaş yavaş evlerin tepesine çıkmaya başlamıştı. Güneş yükselirken sıcaklık da artıyordu. Anlatıcı bir gece kutsal bitkiden yaptığı çayı Kutila’ya sunarken bir zamanlar soğuk beyaz kayaların bildikleri ve bilmedikleri tüm dünyaları sardığını anlatmıştı. Kalın kürklü kıyafetler onları sıcak tutmuyormuş. Soğuk beyaz kayalar zorluymuş. Ateş tanrısı yardımıyla ısınmışlar. Soğuk taşa dönen otları ateş tanrısı yardımıyla kaynatmışlar. Hastalandıklarında ateş tanrısı korumuş onları. Hayvanlar ateş tanrısından korkup kaçmışlar. Şimdi Nerencu diyorlardı o ateş tanrısına. Bu yüzden Anlatıcının evindeki ateş hiç sönmezdi.
Kutila Anlatıcının evinden yoğun dumanın çıktığını görünce ayağa kalktı. Bitkileri bir eline, kuşu diğer eline aldı. Evin tepe kapağını açıp ahşap merdivenden aşağıya indi. Anlatıcı ocağın başında yanan yaş bitkileri elindeki asası ile düzeltiyordu.Kutila’ya dönerek:
“Tavuğu geri götür. Keçi sütü getir. Toprak ve kırmızı soğan kabuğunu da unutma.”
Kutila Anlatıcı’nın oturduğu ve ataların dinlendiği çukurun üstündeki düz kaya parçasının üzerinde yığın halinde iplikler durduğunu gördü. Ataların anlatıcıya yol gösterdiklerini anladı. Kutila yeniden yukarı çıkacakken Anlatıcı O’na “mavi kabuk da gerekli, elimdeki yetmeyecek. Toplaman lazım” dedi. “Mavi kabuklar akan suyun dizlerine kadar geldiği yerlerdedir.”
Güneş en tepeye geldiğinde akan suya ulaştı. Mavi kabuklu su böceklerinden toplayıp beline astığı deri kesesine koydu. Kesenin ağzını sıkıca kapattı. Suya daldırıp kesenin içini su ile doldurdu. Çünkü mavi kabuklu su böceklerinden en güzel en canlı mavi rengi elde edebilmelerinin tek yolu kabukların kurumadan ezilmesiydi. Bu yüzden kesesindeki su bitmeden köye dönmeli ve kabuklu su böceklerini su dolu kaseye bırakmalıydı. Anlatıcının diğer isteklerini ise bunu yaptıktan sonra gerçekleştirdi.
Keçi sütü dolu sürahiyi yere bıraktıktan sonra bir kaç adım geriye çekildi. Anlatıcı ipleri alıp özenle süte batırdı. Aynı anda “göklerdeki yolların. Topraktaki yolların. Sulardaki yolların. Bulutlarda yaşayan çocukların. Topraktaki ataların. Sulardaki yaratıcıların. Bize yardım edin. Yolumuza çıkacak kötü ruhları bizden uzak tutun. Bizim yanımızda olduğunuz gibi kardeşlerimizle de olun” dedi. Kutila bu duayı daha önce duymamıştı. Yol duası diye düşündü.
Anlatıcı iplikleri kasenin içinde bıraktıktan sonra Kutila’ya işaret etti. Kutila saygıyla içinde mavi kabuklu su böceklerinin olduğu kaseyi anlatıcının dizinin yanına koydu. Anlatıcı kasenin içinden böcekleri tek tek aldı. Küçük çakmaktaşı bıçak ile kabukları ayırdı. Böcekleri ayrı kaba, kabukları ayrı kaba koydu. Ayıklama işi bitince böceklerin olduğu kaseyi kendisinden uzaklaştırdı. Anlatıcının hareketlerindeki uyumu ve ahengi Kutila dikkatle izliyordu. Anlatıcı kabukların olduğu kaseyi aldı. İçindeki suyu biraz boşalttıktan sonra kabukları üzerinde boydan boya yılan şekli kazınmış havanın içinde yavaş hareketlerle ezmeye başladı. Bazen havanın içine su ekledi. Kabukları macun kıvamına gelene kadar havanda ezdi. Küçük parmağını havana daldırdı ve oluşan macunun kıvamını kontrol etti. Sütün içindeki ipliklerden bir kısmını alıp havanın içine koydu. Yanında yerde duran yassı ince kemik alet ile iplikleri ağır ağır karıştırmaya başladı. Anlatıcı havanın içindeki tüm iplikleri mavi renge dönüşene kadar karıştırmaya devam etti.  Aynı işlemleri toprak ve kırmızı soğan kabuğunda da yaptı. Sonra iplikleri özenle ataların kemiklerinin olduğu çukurun üzerindeki düz kayanın üzerine bıraktı. Dikkatle dizdi. Kuruduktan sonra iplikleri dokuma tezgahına yerleştirdi. Üzerinde farklı desenlerin olduğu ağırlıklar ile dikey iplikleri sabitledi. Küçük dokuma tezgahının yanından kemik iğneyi aldı ve dokumaya başladı.
Kutila, ilk defa Anlatıcı'nın dokuma yaptığını görüyordu. Geride yaptığı her hareketi dikkatle izliyordu.
"Kapağı kapat" dedi Anlatıcı. Kutila tahta merdivenden çıkıp kapağı kapadı. Anlatıcının gölgesi ocaktan odanın içine süzülen ışık sayesinde arkasındaki duvara yansıyordu. Kutila onun tüm hareketlerini özenle izliyordu.
Her bir düğüm Kutila'nın aklını bulandırmaya başladı. Gözü duvardaki yansımaya kaydı. Anlatıcı'nın gölgesi yavaş yavaş bir kuşa döndüğünü gördü. Dokuma sırasında kollarının hareketi yansımada kanat çırpan kuştu adeta.  Kutila kuşun Anlatıcı'nın bahar duasında anlattığı kaz olduğunu biliyordu. İşte o zaman Kutila Anlatıcı'nın neden dokuma yaptığını anladı. Anlatıcı kaza hangi yoldan gideceklerini ve Nerencu’ya nasıl ulaşacaklarını danışıyordu. Anlatıcı oturduğu yerde, Kutila'nın daha önce görmediği hızda dokuma yapıyordu. İğneyi hızla sağdan sola geçiriyor, küçük tahta sopa ile ilmekleri sıklaştırıyordu. Sonunda Anlatıcı oturduğu yerde yükseldi. Kutila, ocağa hoş kokulu bitkiden attı. Anlatıcı'nın kaza binmesi için ocağı her zamankinden daha canlı tutması gerekiyordu. Kaz, Anlatıcı'yı doğru yere götürecekti.
Anlatıcı neredeyse bir insan boyu yükseldi. Kutila dokuma tezgahında üzerinde dalgalı nehir ve dağların olduğu dokuma parçasını aldı. Altında ata kemiklerinin olduğu taşın üzerine özenle serdi. Çıkacakları yolculuğa izin vermeleri için Anlatıcı dua edecekti. Anlatıcı neredeyse evin üst duvarına kadar yükselmişti. Kutila ilk defa görse de ne korkuyor ne de şaşırıyordu.
Anlatıcı anlaşılmaz sesler çıkarmaya başladı. Bu yolunu bulmakta zorluk yaşadığını gösteriyordu. Yolunu bulması için Anlatıcı'nın dengeye sokulması gerekiyordu. Ayrıca yaşadıkları dünya ile kazın yaşadığı yukarı dünya arasında bir köprüye ihtiyaç duyuyordu. Kutila duvardaki küçük davulu aldı. Davulun çevresi keçi kemiğinden yapılmış, kemiğin arasına leopar derisi gerilmişti. Üzerine kırmızı toprak boya ile bir yuvarlak ve yuvarlağın ortasına da bir çizgi çekilmişti. Yer ile gök arasındaki köprüydü bu davul. İnsanlarına açık bahar duasında ya da kışları yaptıkları dualarda kemik bir sopa ile çalınan davul şimdi elle çalınmalıydı. Kutila çıkacak sese insan ruhundan bir parça karışması gerektiğini biliyordu. Köprü böyle kurulabilirdi.
Kutila önce yavaş ve düz bir şekilde davula vurmaya başladı. Ses evin içinde yayılıp Anlatıcı'ya ulaştığında Anlatıcı'nın çıkardığı sesler ritme uyumlu hale geldi. Biraz sonra daha anlaşılır seslere dönüştü. Kutila, vurmayı hızlandırdı ve düz olmayan bir ritim tutturduğunda Anlatıcı'nın sözleri iyiden iyiye anlaşılır oldu.
"Nehre gideceğiz. Suyunda yıkanacağız. Çamuru ile bütün vücudumuzu boyayacağız. Beyaz bir kaza dönüşeceğiz. Dağları aşıp Nerencu’nun evine vardığımızda dokumayı oradaki ocakta yakacağız. Küllerini getirip halkımızın bahar yemeğine katacağız. O zaman yer daha verimli olacak. Gök ile yer arasındaki köprü olan ben Apsin,bunu diğer tüm halkımıza ileteceğim"
Anlatıcı yavaş yavaş yere inerken Kutila'nın da davula vuruşları yavaşladı. Anlatıcı gözleri kapalı yatağına doğru sürünürken Kutila odanın köşesindeki kovadan bir kap su alıp Anlatıcı'nın yanına gitti. Anlatıcı'nın su içmesine yardım edecekti ki kasenin içinde kendi görüntüsünü gördü. Saçları ve kaşları yoktu. Korkuyla elini saçına götürdü. Evet, saçları gerçekten de yoktu. Kaşlarına dokunduğunda terli derisini hissetti. Kutila’nın aklı karıştı. Geriye odaya baktığında yerde tutam tutam saçlarını gördü. Ne zaman saçlarını kazımıştı? Neden böyle bir şey yapmıştı? Halkı arasında saç kazımanın kötü şans getirileceğine inanılırdı. Anlatıcı atalar ve yaratıcılar ile birlikte çıktığı yolculuktan döndüğünde bu durumu nasıl açıklayabilirdi? Analar Evine sokulup sürgün edilir miydi? Ne yapması gerekiyordu? Anlatıcıyı yalnız bırakamazdı çünkü yolculuktan geri dönmek her zaman kolay olmuyordu. Onu bu halde bırakırsa ve Anlatıcı’nın başına bir şey gelirse, atalar ya da yaratıcılar onu bırakmazsa AnalarKutila’yı ölüm yolculuğuna çıkarırlardı. Sürgün ölümden daha iyi, diye düşündü ve Anlatıcı’nın yolculuğundan dönmesini beklemeye karar verdi.
Güneş batmaya başladığında Anlatıcı yolculuğundan dönmeye başladı. Gökyüzü karardığında kalkıp oturdu. Dünyaya sessizlik çöktüğünde ise gözlerini açtı.
Anlatıcı atalar ve yaratıcılar ile çıktığı yolculuktan döndüğünde kimseyle konuşmadan kasedeki suya yolculuğunu anlatır, daha sonra, kutsal ateşte suyu kaynatır, içine şifalı bitkiler koyardı. Bitkiler kaynadıktan sonra suyu kil süzgeçle süzer ve içerdi. Böylece ataların ve yaratıcıların ruhları Anlatıcı’nın ruhuyla buluşurdu.
Kutila Anlatıcı’nın suyu hazırlamasını odanın zifiri karanlık köşesinden izledi. Son yudumu içen Anlatıcı “korkmana gerek yok Kutila, saçlarını ve kaşlarını kesmeni atalar söyledi” dedi. Kutila bunun üzerine çekingen adımlarla Anlatıcı’nın yanına yaklaştı. Anlatıcı Kutila’yı kolundan tuttu ve ocağa yaklaştırdı. Yere oturmasını söyledi. Kutila ondan istenileni hemen yaptı. Anlatıcı kuru elleriyle Kutila’nın tıraşlanmış başını okşamaya başladı. Elleri değdikçe kafasında yanma hissetti. Sanki yarasına tuz basılıyor gibi hissetti.
“Ağacın altındaki nöbetin bu gece sona erdi. Bu gece burada benimle kalacaksın. Yarın Nerencu’nun için çıkacağım yolculuğa benimle birlikte geleceksin. Şimdi gidip kovuktan eşyalarını topla ve buraya geri dön.”
Anlatıcı belindeki ipe bağlı mührü çözüp Kutila’ya verdi.
“Güneş batalı, yıldızlar yükseleli çok oldu. Koruyucular seni gördüklerinde onlara bu mührü göster” dedi. Kutila Anlatıcıların mührünü avucunda sıkı sıkı tutarak evden ayrıldı. Koruyucular duvardan inmeden önce onu durdurdu. Mührü gösterdi ve ağaçtan eşyalarını alıp geri döneceğini söyledi. Koşarak ve gecenin karanlığında hiç korkmadan ağaca ulaştı. Eşyalarını sazdan örülmüş sepetine doldurup köyüne döndü. Mührü yeniden Anlatıcı’ya verdi. Yarın güneş doğar doğmaz yola çıkmaları gerekecekti. Bu yüzden dinlenmeleri gerekiyordu. Kutila kutsal ocağın güvenli sıcaklığında gözlerini kapadı. Zihninde anlık canlanan görüntüye çoktan kapılıp gitmişti.
Yüksek bir kapının önünde duruyor. Kapının iki yanında üst kısımlarında iki büyük canavarın işlendiği büyük iki taş var. Kapıdan da yüksekler. Kapıdan geçiyor. Bir yola giriyor. İki yanında yüksek taş duvar var. Kutila yolda ilerliyor. Dar yol biraz genişledikten sonra iki yana ayrılıyor. Kutila önce sağa dönüyor. İlerliyor ama yolun bir taş ile kapandığını görüyor. Taşın üzerine domuz işlenmiş. Geri dönüyor. Diğer tarafa yürüyor ama  bu yolunda yine taşla kapatıldığını görüyor. Taşın üzerinde kuş işlenmiş. Kutila ilk yola geri dönmeyi ve dışarı çıkmayı istiyor. Koşuyor, koşuyor ama dışarı çıkmak yerine yine yol ayrımına geliyor. Taş duvarlar yüksek. Yukarı baktığında gökyüzünü görebiliyor. Tırmanmak istiyor ama taşların arasında adım atacak ya da tutunacak çıkıntıların olmadığını görüyor. Her bir taşa dokunmaya başlıyor bir çıkış yolu bulmayı umarak. İki yüz on üçüncü taşa dokunduğunda bir sesle donup kalıyor. Bir kadın sesi. Adını bilen bir kadın sesi.
“Kutila. Buraya konulan her bir taş benim adımla konuldu. Yüksek dağlardan kesilip çıkarılan ve şekillendirilen taşların üzerine benim suretlerim benim adımla işlendi. İç içe dairelerden oluşan evimi inşa etti insanlar binlerce bahar önce. Çiçeklerin açışını benim adımla burada kutladılar. Yapraklar sarıya döndüğünde benim adıma kurbanlar kestiler. Dağların gerisinden geldiler. Nehirlerin gerisinden geldiler. Ormanların ardından geldiler. Hepsi, tüm halklar sadece benim adım için bir araya geldiler.”
Kutila geriye dönüyor. Konuşan kadının kim olduğunu biliyor. Nerencu. Ama asıl öğrenmek istediği Nerencu’nun O’na nasıl göründüğü.
Nerencu Kutila’nın zihninden geçenleri görebiliyor ve ona yumuşak bir sesle “bana bak” diyor.
Kutila dönüyor.
Kırmızı alev saçları var. Alevler yüzünü yalayıp geriye doğru uzuyor. Gözlerinin rengi sürekli değişiyor. Gökyüzü mavisinden orman yeşiline. Uzun toprak rengi bir elbise giymiş. Elbisenin ucu toprağa değiyor. Değdiği yerlerde çiçekler açıyor. Kutila büyük Nerencu’nun beyaz teninde ataların ve yaratıcıların tüm arzusunu görüyor.
“Yolculuk için Anlatıcı’nın seni götüreceği yerde Anlatıcıların en büyüğü bir kase yapacak. O kasenin üzerindeki desenler beni bulmanı sağlayacak. Ben çok uzaklardayım. Beni bulmalısın Kutila. Benim bulup tüm halkları bir yapmalısın ki bereket yeniden artsın”
Kutila gözlerini açtığında Anlatıcı’nın sabah suyunu hazırladığını gördü. Yolları uzundu ve Kutila rüyasını Anlatıcı’ya anlatacaktı.