Taksiden
indi. Dizlerine kadar inen paltosunu düzeltti, yakasını kaldırdı. Tolga’nın
söylediği gibi gökdelenin altında Starbucks vardı. Tolga "yabancılık
çekmezsin orada otur" demişti. Gerçekten de Paris’teki her hangi bir
Starbucks’a benziyodu. Bu şehre son geldiğinde küresel markalar henüz hayatta
değildi. En küresel şey baharatlar ve kumaşlardı. Karşıya geçerken bilmem kaç
katlı gökdelene baktı. Tolga iyi yere tezgah açmış, diye düşündü.
İçeri
girdi. Büyük boy bir kahve aldı. Dışarıdaki masalardan birine oturdu. Piposunu
çıkardı. Özenle tütünü yerleştirdi ve yaktı. Vanilya kokulu dumanın tadını
çıkarırken çevresine bakmaya başladı. Bir zamanlar, Tolga’nın Hilmi Efendi
olduğu zamanlar, şu an oturduğu yer Tolga’nın küçük kulübesinin verandasının bulunduğu
nokta olmalıydı. Hava, o günlerdekinden binlerce kat daha pis ve ağır olsa da
Alexander aynı kokuları alabiliyordu. Kulübeye gözlerine kestirdikleri
kadınları ve erkekleri getirirlerdi. Kuş uçmaz kervan geçmez ormanlık arazinin
gözlerden uzak noktasındaki kulübede deliler gibi eğlenirlerdi. Zaman arkasına
bakmadan ilerliyor, ilerlerken de önüne çıkan her şeyi yerle bir ediyordu.
Neyse ki zamanın bu yıkımı Alexander’a yaşadığını hatırlatıyordu.
Londra’dan
aldığı küçük, oval bez çantasını açtı. İçinden üzerinde "Constantinopolis 1912" yazan
deri kaplı bir defter çıkardı. Kenarları kıvrılmış defteri boydan boya saran
ipi özenle çözdü. Sayfalarını yavaş yavaş çevirmeye başladı.
O
zamanların Constantinopolis'ine çoğu
yabancı seyyah gibi gemiyle gelmiş ve şehri ilk gördüğü anı, şehrin
büyüsünü tıpkı diğeri gibi uzun uzun yazmıştı. İnsanın yaşadığı zamanla bu
kadar etkileşimde olması çok doğaldı elbette ama bunu görebilmek için aradan
yüz yıl geçmesi gerekiyordu.
Defterdeki
ilk çizimin üzerinde elini gezdirdi. Sislerin arasından görülen cami
siluetleri, üst üste binmiş gibi görünen, şehrin tepelerine tırmanan ve oradan
Altın Boynuzu izleyen ahşap evler. Galata Köprüsünün titrek ışıkları. Haliç'in
karşı kıyısındaki apartmanlar.
Eğer
bazı özellikleriniz varsa, özetle insanların vampir dedikleri bir şeyseniz ki
Alexander bu kelimeden nefret ederdi, türünüzdeki diğer üyeleri algılarsınız. 1912
baharında kente ayak bastığı an onu hissetmişti. Bavulunu yüklenmiş Galata’ya çıkan
yokuşu tırmanmıştı. Gözü hiçbir şey görmemişti. Hayalini kurduğu şehrin büyüsü
kendi türüne ait birisini hissedince bir anda yok olmuştu. Osmanlı
topraklarında Hilmi olarak yaşayan, ondan önceki yüzyıllarda Anatoli adını kullanan türdeşini eliyle
koymuş gibi bulmuştu. Hilmi, Pera’da, Mekteb-i Sultânî’nin karşı sokağında bulunan
Avrupa Pasajı’nın 27 numaralı dükkânında fotoğraf stüdyosu işletiyordu. Tam da
kendi türüne uygun, yenilikçi ve ileri görüşlü bir iş. Alexandar içeri
girmişti. Hilmi ahşap masanın gerisinde onu bekliyordu. Adam hemen ayağa
kalkmış ve birbirlerine sıkı sıkı sarılmışlardı. İsimlerini ve klanlarını
söylemişlerdi. Seyahat ettiği diğer kentlerdeki türdeşleri gibi Hilmi’yle de
çok uzun süredir tanışıyorlarmış hissine kapılmıştı. Ne de olsa kardeş
sayılırlardı.
Sayfayı
çevirdi. Grande de Pera’daki Fransız Hastanesi’ne ait bir çizim. Elini çizimde gezdirdi.
Alexander ilk birkaç haftada Fransız Hastanesi’ne dadanmıştı. Şehri tanıyana,
Hilmi'den gerekli bilgileri alana ve şehrin havasına alışana kadar kendi
ülkesinin Osmanlı topraklarındaki yansımasında kendini güvende hissetmişti.
Ayrıca gittiği ülkeye alışana kadar, tabii imkan bulduğu ölçüde, Fransız kanı
diyetini sürdürmeyi alışkanlık haline getirmişti. Alexander alışkanlıklarına
bağlı bir vampirdi.
Sayfaları
çevirmeye devam etti. Hilmi'nin el yazısı. O akşam buluşacakları meyhanenin
adresini yazmıştı: Tokatlıyan Oteli’nin yan sokağı, 45 numara. Meyhanede güzel
Rus yemekleri eşliğinde geçmiş hayatlarından, Alex'in ihtiyaçlarından ve
şehirde neler yapacağından bahsetmişlerdi.
"Paris'te
güzel sanatlar okudum. Çoğunuzun aksine ne hırsım var, ne de gururum. Sanat
beni mutlu eder." demişti Alexander. Hilmi’nin gözleri parlamıştı. “Stüdyoda
yeni dekorlar yaparsak daha çok insanı çekeriz.” Daha çok insan daha büyük zevk
anlamına geliyordu. Şerefe diye bağırıp votkalarını dikmişler ve sertçe masaya
vurmuşlardı. Votka güzeldi. Ama Alex kadınları, özellikle de sarışın, renkli
gözlü Rus kadınlarını hiç çekici bulmuyordu.
Piposundan
bir nefes çekti. Kahvesinin sıcak olup olmadığını küçük bir yudum alarak
kontrol etti. İçilebilecek sıcaklığa inmişti. Bir yudum aldı ve arkasına
yaslandı. Defteri kendisine doğru çekerken sayfaların arasından bir fotoğraf
düştü. Kenarları yıpranmıştı. Bir erkek fotoğrafı. Bilal. Tercüme bürosunda
çalışan, Samatya’da annesi ile basit bir hayat süren Bilal. Onu Hilmi’nin stüdyosunda
ilk gördüğünde çarpılmıştı. Alexander’ın Fransız olduğunu anlayan Bilal akıcı
ve düzgün Fransızcası ile konuşmuş, bu da Alexander’ın aklını başından almıştı.
Hilmi’ye Bilal’i istediğini söylemişti. Hilmi bunu hoş karşılamamıştı. “Dostum
sorun elbette senin arzuların değil. Ama bir devlet memuruna bu tür bir
teklifle gidersen senin de benim de başımız başlarının belaya girer” demişti. Ama
Alexander Bilal’i aklından bir türlü çıkaramamıştı. Sonunda Alexander Hilmi’yi
ikna etmenin yolunu bulmuştu.
“Bak
aziz dostum. Bilal fotoğrafını almaya geldiğinde ben onu bir şeyler içmek için
dışarıya davet edeceğim. Onunla sohbet edeceğim. Fransız edebiyatı, Fransız
sanatı. Diğer bütün saçmalıklar. Sonunda da niyetimi ona söyleyeceğim. Eğer
senin endişelerin haklı çıkarsa ben hemen şehri terk ederim. Senin başını derde
sokmam. Ama benim hislerim yanılmazsa ki çok ender yanılır, o zaman dünyanın en
mutlu adamı ben olacağım.”
Sonuçta
Bilal onunla olmayı kabul etmişti. Güzel günlerdi. İkisi de ilişkilerinin
geçici olduğunu biliyorlardı. Tabii ki geçici olacaktı, o tarihlerde dünyanın
hiçbir yerinde eşcinsel evlilikler onaylanmamıştı. Bilal’den ayrılmak uzun
hayatında yaşadığı en zor anlardan biri olmuştu. Daha sonra onun büyük savaşta
cepheye gittiğini öğrenmişti. Zavallı güzel Bilal orada ölmüş olmalı. Bilal’in
fotoğrafını dikkatle defterin arasına yerleştirdi.
Ceketinin
cebinde telefonu titremeye başladı. Arayan Tolga’ydı. Alexander hemen ekrandaki
yazıyı yana itti.
“Alo!
Tolga. Dostum. Nasılsın?”
“İyiyim
sağol. Sen nasılsın? Geldin mi?”
“Evet,
evet geldim aşağıda kahve içiyorum.”
“Mükemmel!
Ben de birazdan geleceğim. Kusura bakma biraz geç kaldım. İşler uzadı.”
“Siz
hep aynısınız. Bu kadar hırs niye sonsuz hayatımız varken”
“Haklısın
ama dünyanın gelişmeye ve ileri gitmeye ihtiyacı var değil mi?”
“Şu
an benim algımın dışında cümleler kurduğun için seni anlamıyorum. Lay lay
loooo! Hadi daha fazla geç kalma da gel”
Tolga
kahkaha attı. “Hiç değişmemişsin. Geliyorum. Görüşürüz”
“Görüşürüz”
Telefonu
kapadı. Bir süre tebessümle çevresine baktıktan sonra sayfaları çevirmeye devam
etti.
15
Kasım 1912. Soğuk ve yağmurlu bir gündü. Grande Rue de Péra nispeten boş sayılırdı.
Alexander pardösüsünün yakasını kaldırmış Avrupa Pasajı’na gidiyordu, hızlı
adımlarla. Bugün beslenme günüydü. İçini kaplayan heyecan, açlığın verdiği
şehvet tüm bedenini sarmıştı. Yanından geçen insanların kalp atışlarını
duyuyordu. Damarlarında dolaşan kanın yoğunluğunu damağında hissediyor, bununla
da kalmıyor, kanın verdiği gücü arzuluyordu. Kendi kendine telkinde bulunuyor
ama pek başarılı olmuyordu. Stüdyoya girdiğinde Hilmi görünürde yoktu. Oysa bu
saatte bir müşterisinin, ziyafetin, gelmesi gerekirdi.
Alexander sessizce
stüdyonun çekim odasına ilerlemişti. Duyuları açlığın verdiği şehvetle
keskinleşmişti. Buna rağmen içeride hiç ses yoktu. Birden stüdyonun dış kapısı açılmıştı.
Kapının üstündeki zil sesi kulakları sağır edecek kadar güçlüydü. Bozuk bir
Türkçeyle “kimse yok mu” sesini duymuştu. Bir kadın sesi. Belli ki yabancı bir
kadın. Alexander derhal çekim odasından çıkıp kadının yanına gitmiş, onun elini
hafifçe tutup öpmüştü. Elin üzerindeki damarlardan akıp giden kan kulağına dev
bir şelale gibi geliyordu.
“Ben Alex,
matmazel.” demişti Fransızca.
“Elona.
Tanıştığımıza memnun oldum. Hilmi Bey yoklar mı acaba?”
Kadının beyaz teni,
siyah saçları ve koyu mavi gözleri vardı. Alexander kadına bir sanat eserine
duyduğu hayranlıkla bakıyordu.
“Buyurun lütfen,
oturun. Ben de Hilmi Bey ile buluşmaya gelmiştim ama kendisi dükkanı açık
bırakıp gitmiş. Sanırım yakın bir yerde” diye açıklamada bulunmuştu. Daha sonra
da kadına ne kadar akıcı Fransızca konuştuğunu söylemişti.
Kadın tüylerle süslü
şapkasını dikkatlice çıkarırken “Fransız edebiyatını çok severim” demişti.
Saçının bozulmasını istemediği için heykel gibi dik oturmuştu.
“Çok güzel. Bir
Fransız olarak Fransız edebiyatına önem vermesem de sizin için sevindim”
demişti. Alexander’ın nefret ettiği şeylerin başında Fransız edebiyatı gelirdi.
Bunun nedeni şu an ölü olan ünlü yazarları şahsen tanıma fırsatını yakalama
şansızlığıydı. Hepsi kendini beğenmiş aptallardı.
Kadın belli ki bu
karşılığa şaşırmıştı. Yorum yapmak üzere ağzını açmak üzereyken stüdyonun
karanlık odasının kapısı açılmıştı. Gömleğini dirseklerine kadar kıvırmış
Hilmi, onları görünce, özellikle kadını, şaşkınlığını gizleyememişti. Elleri ve
yanağında kan izi var. Hilmi birden konuyu kavradı ve “özür dilerim, acil
basılması gereken fotoğraflar vardı. Matmazel sizinle tokalaşmak benim için
onur olurdu ancak bu kimyasalların cildinize zarar vermesini istemem” demişti.
“Efendim, kapınızı
neden kilitlemediniz?”
“Çok haklısınız,
ulağa yetiştirmek için acele etmiştim.” Hilmi şaşkın şaşkın çevresine baktı
“Ulak nerede?”
“Ben matmazelden
önce geldim. Burada kimse yoktu.”
“Ah işte cahil
insanlar şu ulaklar. Beklemeden gitmiş.” Masanın çekmecesinden kalın bir kumaş
çıkarıp ellerini silmişti. Alexander kadına sezdirmeden yanağında kalan parçayı
göstermiş, Hilmi de hemen yanağını silmişti.
“Matmazel dilerseniz
hemen çekim odasına gidelim. Sizi daha fazla bekletmek istemem”
“Evet, matmazel
buyurun lütfen” demişti Alexander. Kadının itiraz etmesine imkan vermeden.
İki vampir, kadının
ardından çekim odasına girmiş, Hilmi kapıyı arkalarından kapamıştı. Alexander o
kadının tadını hala unutamıyordu. Güçlü genlere sahip insanların kanlarının
daha besleyici olduğuna inancı o günlerde başlamıştı ama bunu kanıtlayamamıştı.
Kanıtlamak da istememişti. Hayat boş lafları gerçeğe çevirecek kadar kısa
değildi.
Bir
fatura sayfaya yapıştırılmıştı defter sayfasına. M. Palma – D. Lena’dan alınmış
bir gömleğe aitti. Alexander’ın Constantinople’ü terk etmeden önce Hilmi’ye
hediye ettiği gömleğin faturasıydı. Gülümsedi. Faturanın tarihi 100 yıl
öncesine aitti. Hayatının en güzel günlerini geçirdiği şehre geri dönmesi ne
kadar da uzun sürmüştü.
Sonraki
sayfalarda isim listesi vardı. Türk isimleri, Müslüman isimleri, gayri müslüm
isimleri. Rus isimleri. Tüm isimlerin üzerinde parmağını gezdirdi. Her birinin
yüzü zihninde canlandı. Kadınlar ve erkekler. Çocuklar ve yaşlılar.
İhtiyaçlarını karşılamak ne kadar kolaydı o zamanlar. Adli tıp yoktu. Kaybolan
insanların peşinden gidenler yoktu. Sosyal ağlar yoktu. İnsanları eğlence ile
kandırıp kulübeye getirmek çok kolaydı. İnsanları gömecek yer bulmak sorun olmuyordu.
Oysa şimdi canlı yem bulmak için çok uğraşmak gerekiyordu. Hayat her zaman
herkese adil olmuyordu.
Başka
bir sayfada başka bir fotoğraf ile karşılaştı. Hilmi ile dışarıda çektikleri
ilk fotoğraftı. Bu fotoğraf için Hilmi uzun süre izin almaya çalışmıştı. Acaba
bu ülkedeki bürokrasi hala o kadar hantal mıydı? Ne fark eder ki? Hilmi adı
Tolga’ya dönüşürken yanında bir sürü parayı da beraberinde getirmişti. Şehrin
en işlek yerinde dev bir gökdelene sahipti Tolga. Onun için bürokrasi çok uzak
bir ada olmalıydı. Eh bu da benim işime gelir diye düşünürken fotoğrafa bakmayı
sürdürdü.
Galata
Köprüsü’ndeki kalabalık. Ne çok insan var. Çeşit çeşit. Pera’nın aksine köprü
İstanbul’un ana hücresiydi. Çarşaflı bir kadının yanından Avrupai kıyafetini
büyük şapka ve şemsiye ile süsleyen kadınları yan yana görmek mümkündü.
İstanbul’un özünde olan da zaten o karmaşa değil miydi? Dün ve bugün bu
karmaşaya hayran kalmamak mümkün mü?
Saatine
baktı. Üçe geliyordu. Defteri kapadı. Özenle çantasına yerleştirdi. Başka bir
defter çıkardı. Üzerinde İstanbul 2015 yaşıyordu. Parlak, gümüş dolma kaleminin
kapağını açtı. Defterin boş, temiz sayfasına yolculuğu ile ilgili notlar
yazmaya başladı. Gemi uçağa, sislerin gerisindeki siluet kuş bakışına; at
arabası ise içten yanmalı motora sahip araçlara dönüşmüştü. İleride uçan
arabalar çıkacak mıydı? Dünyanın bir yerinde bunun için çalışan birkaç vampir
olmalıydı. Tolga’nın da dediği gibi. Dünyanın gelişmesi için vampirlerin sonsuz
yaşamlarına ihtiyacı vardı. Bu amaç uğruna birkaç bin insanın kanının
emilmesinin ne önemi olabilirdi ki?
Bir
ses onu düşüncelerinden çekip çıkardı.
“Çakmağınızı
alabilir miyim?”
“Elbette”
Alexander adamın sigarasını yaktı ve hiç duraklamadan “bana katılmak ister
misin?” diye sordu. Adam gülümsedi.
"Çok
isterim ama şu an biraz işim var. Sonra görüşsek?"
"Telefonunu
ver" dedi Alexander kendinden emin bir şekilde ve ekledi "çok
eğlenebiliriz."
Genç
adam telefonunu verdi. "Ben Berk" dedi ve elini uzattı. "Korhan"
diye yalan söyledi Alexander ve kendisine uzatılan eli kavradı. Berk'in damarlarından
geçen kanı hissetti.
"Arayacağım."
"Bekleyeceğim"
Alexander
masasına dönen adamın kalçalarına bakarken omzuna bir el dokundu. Döndü. Tolga'ydı.
"Bir
şey demeden önce benim adım Korhan, ona göre" diye fısıldadı. Tolga hemen
oyuna ayak uydurdu. "Korhan, ne haber abi?" dedi gereğinden fazla
yüksek sesle. Alexander gülümseyerek ayağa kalktı. Kollarını açtı. Sarılırken
Tolga "boş bırakmaya gelmiyorsun. Hemen çapkınlık peşindesin" diye
fısıldadı. Alexander da "fırsatı gördüğünde onu kaçırmayacaksın
dostum" diye karşılık verdi.
Tolga
dar kesim siyah bir takım elbisenin içine beyaz gömlek giymişti. Takımını mavi kravat
ve göğüs cebine koyduğu mavi mendille süslemişti.
“Çok
şıksın Tolga. Her zamanki gibi!”
"Bir
vampirden daha zor hayatı olan kimdir?" diye sordu Tolga Alexander'ın iki
yanığını öperken.
"İbne
bir vampiri vıcık vıcık öpen bir hetero vampir mi?" dedi yanaklarını
silerken.
Tolga
kahkahayla gülmeye başladı. Gözlerinden yaşlar geliyordu.
"Özlemişim
seni" dedi sonunda.
"Ben
de seni" diye karşılık verdi Alexander.
"Pera'ya?"
"Pera'ya!"
"Araba
bekliyor."
Yolun
karşısında lüks bir arabanın yanında takım elbiseli bir adam onları izliyordu.
"Lüks
olmasa şaşardım. Oğlum hepiniz aynısınız. Para ve güç. Sıkıcı. Ama şoför taş
gibi bir delikanlıymış."
"Ondan
uzak duracağına söz vermelisin."
"Dostum
sen benim sözümü tuttuğumu ne zaman gördün?"
"Canın
sağ olsun. Senden değerli mi?" Tolga Alexander'ın omzuna kolunu attı ve
"sana anlatacağım 100 yıllık konular var" dedi.
Karşıya
geçtiler. Arabaya doğru gittiler. Şoför uzun boylu, esmerdi. Vücudunun şekli
giydiği takım elbiseden bile belli oluyordu. Alexander'ın ağzı sulanmıştı.
Şoför kapıyı açtı. İki eski dost arabanın geniş arka koltuğuna kuruldular.
Şoför direksiyon başına oturdu. Eliyle aynayı düzeltti.
"Pera'ya"
dedi Tolga.
Şoför
hızla döndü. Büyük bir tüfeği onlara doğrultmuştu. Tereddüt etmeden tetiğe bastı.
Alexander ve Tolga ne olduğunu anlamadan, hareket etme şansı bile bulmadan tüfek
peş peşe tok sesle ateşlendi. Namludan çıkan iki büyük kazık önce Tolga’nın
sonra Alexander’ın göğüs kafesini parçalayıp kalplerine saplandı. Göğüslerinden
akan kan siyah deri koltukta yavaşça kan gölünün oluşmasına neden oldu. Şoför köstekli
saatini çıkarıp saniyeleri saydı. On beşinci saniye tıkladığında iki vampir koltukta
toza dönüşmeye başladı. Adam ceketinin cebinden üzerinde 1912 yazan bir defter çıkardı,
sayfaları çevirdi. İsimlerin karşısında şehirler yazılıydı. Önce Alexander, Paris;
daha sonra Anatoli, Costantipolis isminin üzerini dikkatlice çizdi. Sonraki
isim Asta, Sinop'tu.
Şoför
arabanın camını açtı. Bu kokuya hayatı boyunca alışamayacaktı. Aracın dış
aynasından arkasını kontrol ettikten sonra yavaşça yola çıktı. İstanbul – Sinop
arası kaç kilometreydi acaba?