17 Ocak 2016 Pazar

Buralar Hep Dutluktu

Taksiden indi. Dizlerine kadar inen paltosunu düzeltti, yakasını kaldırdı. Tolga’nın söylediği gibi gökdelenin altında Starbucks vardı. Tolga "yabancılık çekmezsin orada otur" demişti. Gerçekten de Paris’teki her hangi bir Starbucks’a benziyodu. Bu şehre son geldiğinde küresel markalar henüz hayatta değildi. En küresel şey baharatlar ve kumaşlardı. Karşıya geçerken bilmem kaç katlı gökdelene baktı. Tolga iyi yere tezgah açmış, diye düşündü.
İçeri girdi. Büyük boy bir kahve aldı. Dışarıdaki masalardan birine oturdu. Piposunu çıkardı. Özenle tütünü yerleştirdi ve yaktı. Vanilya kokulu dumanın tadını çıkarırken çevresine bakmaya başladı. Bir zamanlar, Tolga’nın Hilmi Efendi olduğu zamanlar, şu an oturduğu yer Tolga’nın küçük kulübesinin verandasının bulunduğu nokta olmalıydı. Hava, o günlerdekinden binlerce kat daha pis ve ağır olsa da Alexander aynı kokuları alabiliyordu. Kulübeye gözlerine kestirdikleri kadınları ve erkekleri getirirlerdi. Kuş uçmaz kervan geçmez ormanlık arazinin gözlerden uzak noktasındaki kulübede deliler gibi eğlenirlerdi. Zaman arkasına bakmadan ilerliyor, ilerlerken de önüne çıkan her şeyi yerle bir ediyordu. Neyse ki zamanın bu yıkımı Alexander’a yaşadığını hatırlatıyordu.
Londra’dan aldığı küçük, oval bez çantasını açtı. İçinden üzerinde "Constantinopolis 1912" yazan deri kaplı bir defter çıkardı. Kenarları kıvrılmış defteri boydan boya saran ipi özenle çözdü. Sayfalarını yavaş yavaş çevirmeye başladı.
O zamanların Constantinopolis'ine çoğu yabancı seyyah gibi gemiyle gelmiş ve şehri ilk gördüğü anı, şehrin büyüsünü tıpkı diğeri gibi uzun uzun yazmıştı. İnsanın yaşadığı zamanla bu kadar etkileşimde olması çok doğaldı elbette ama bunu görebilmek için aradan yüz yıl geçmesi gerekiyordu.
Defterdeki ilk çizimin üzerinde elini gezdirdi. Sislerin arasından görülen cami siluetleri, üst üste binmiş gibi görünen, şehrin tepelerine tırmanan ve oradan Altın Boynuzu izleyen ahşap evler. Galata Köprüsünün titrek ışıkları. Haliç'in karşı kıyısındaki apartmanlar.
Eğer bazı özellikleriniz varsa, özetle insanların vampir dedikleri bir şeyseniz ki Alexander bu kelimeden nefret ederdi, türünüzdeki diğer üyeleri algılarsınız. 1912 baharında kente ayak bastığı an onu hissetmişti. Bavulunu yüklenmiş Galata’ya çıkan yokuşu tırmanmıştı. Gözü hiçbir şey görmemişti. Hayalini kurduğu şehrin büyüsü kendi türüne ait birisini hissedince bir anda yok olmuştu. Osmanlı topraklarında Hilmi olarak yaşayan, ondan önceki yüzyıllarda Anatoli adını kullanan türdeşini eliyle koymuş gibi bulmuştu. Hilmi, Pera’da, Mekteb-i Sultânî’nin karşı sokağında bulunan Avrupa Pasajı’nın 27 numaralı dükkânında fotoğraf stüdyosu işletiyordu. Tam da kendi türüne uygun, yenilikçi ve ileri görüşlü bir iş. Alexandar içeri girmişti. Hilmi ahşap masanın gerisinde onu bekliyordu. Adam hemen ayağa kalkmış ve birbirlerine sıkı sıkı sarılmışlardı. İsimlerini ve klanlarını söylemişlerdi. Seyahat ettiği diğer kentlerdeki türdeşleri gibi Hilmi’yle de çok uzun süredir tanışıyorlarmış hissine kapılmıştı. Ne de olsa kardeş sayılırlardı.
Sayfayı çevirdi. Grande de Pera’daki Fransız Hastanesi’ne ait bir çizim. Elini çizimde gezdirdi. Alexander ilk birkaç haftada Fransız Hastanesi’ne dadanmıştı. Şehri tanıyana, Hilmi'den gerekli bilgileri alana ve şehrin havasına alışana kadar kendi ülkesinin Osmanlı topraklarındaki yansımasında kendini güvende hissetmişti. Ayrıca gittiği ülkeye alışana kadar, tabii imkan bulduğu ölçüde, Fransız kanı diyetini sürdürmeyi alışkanlık haline getirmişti. Alexander alışkanlıklarına bağlı bir vampirdi.
Sayfaları çevirmeye devam etti. Hilmi'nin el yazısı. O akşam buluşacakları meyhanenin adresini yazmıştı: Tokatlıyan Oteli’nin yan sokağı, 45 numara. Meyhanede güzel Rus yemekleri eşliğinde geçmiş hayatlarından, Alex'in ihtiyaçlarından ve şehirde neler yapacağından bahsetmişlerdi.
"Paris'te güzel sanatlar okudum. Çoğunuzun aksine ne hırsım var, ne de gururum. Sanat beni mutlu eder." demişti Alexander. Hilmi’nin gözleri parlamıştı. “Stüdyoda yeni dekorlar yaparsak daha çok insanı çekeriz.” Daha çok insan daha büyük zevk anlamına geliyordu. Şerefe diye bağırıp votkalarını dikmişler ve sertçe masaya vurmuşlardı. Votka güzeldi. Ama Alex kadınları, özellikle de sarışın, renkli gözlü Rus kadınlarını hiç çekici bulmuyordu.
Piposundan bir nefes çekti. Kahvesinin sıcak olup olmadığını küçük bir yudum alarak kontrol etti. İçilebilecek sıcaklığa inmişti. Bir yudum aldı ve arkasına yaslandı. Defteri kendisine doğru çekerken sayfaların arasından bir fotoğraf düştü. Kenarları yıpranmıştı. Bir erkek fotoğrafı. Bilal. Tercüme bürosunda çalışan, Samatya’da annesi ile basit bir hayat süren Bilal. Onu Hilmi’nin stüdyosunda ilk gördüğünde çarpılmıştı. Alexander’ın Fransız olduğunu anlayan Bilal akıcı ve düzgün Fransızcası ile konuşmuş, bu da Alexander’ın aklını başından almıştı. Hilmi’ye Bilal’i istediğini söylemişti. Hilmi bunu hoş karşılamamıştı. “Dostum sorun elbette senin arzuların değil. Ama bir devlet memuruna bu tür bir teklifle gidersen senin de benim de başımız başlarının belaya girer” demişti. Ama Alexander Bilal’i aklından bir türlü çıkaramamıştı. Sonunda Alexander Hilmi’yi ikna etmenin yolunu bulmuştu.
“Bak aziz dostum. Bilal fotoğrafını almaya geldiğinde ben onu bir şeyler içmek için dışarıya davet edeceğim. Onunla sohbet edeceğim. Fransız edebiyatı, Fransız sanatı. Diğer bütün saçmalıklar. Sonunda da niyetimi ona söyleyeceğim. Eğer senin endişelerin haklı çıkarsa ben hemen şehri terk ederim. Senin başını derde sokmam. Ama benim hislerim yanılmazsa ki çok ender yanılır, o zaman dünyanın en mutlu adamı ben olacağım.”
Sonuçta Bilal onunla olmayı kabul etmişti. Güzel günlerdi. İkisi de ilişkilerinin geçici olduğunu biliyorlardı. Tabii ki geçici olacaktı, o tarihlerde dünyanın hiçbir yerinde eşcinsel evlilikler onaylanmamıştı. Bilal’den ayrılmak uzun hayatında yaşadığı en zor anlardan biri olmuştu. Daha sonra onun büyük savaşta cepheye gittiğini öğrenmişti. Zavallı güzel Bilal orada ölmüş olmalı. Bilal’in fotoğrafını dikkatle defterin arasına yerleştirdi.
Ceketinin cebinde telefonu titremeye başladı. Arayan Tolga’ydı. Alexander hemen ekrandaki yazıyı yana itti.
“Alo! Tolga. Dostum. Nasılsın?”
“İyiyim sağol. Sen nasılsın? Geldin mi?”
“Evet, evet geldim aşağıda kahve içiyorum.”
“Mükemmel! Ben de birazdan geleceğim. Kusura bakma biraz geç kaldım. İşler uzadı.”
“Siz hep aynısınız. Bu kadar hırs niye sonsuz hayatımız varken”
“Haklısın ama dünyanın gelişmeye ve ileri gitmeye ihtiyacı var değil mi?”
“Şu an benim algımın dışında cümleler kurduğun için seni anlamıyorum. Lay lay loooo! Hadi daha fazla geç kalma da gel”
Tolga kahkaha attı. “Hiç değişmemişsin. Geliyorum. Görüşürüz”
“Görüşürüz”
Telefonu kapadı. Bir süre tebessümle çevresine baktıktan sonra sayfaları çevirmeye devam etti.
15 Kasım 1912. Soğuk ve yağmurlu bir gündü. Grande Rue de Péra nispeten boş sayılırdı. Alexander pardösüsünün yakasını kaldırmış Avrupa Pasajı’na gidiyordu, hızlı adımlarla. Bugün beslenme günüydü. İçini kaplayan heyecan, açlığın verdiği şehvet tüm bedenini sarmıştı. Yanından geçen insanların kalp atışlarını duyuyordu. Damarlarında dolaşan kanın yoğunluğunu damağında hissediyor, bununla da kalmıyor, kanın verdiği gücü arzuluyordu. Kendi kendine telkinde bulunuyor ama pek başarılı olmuyordu. Stüdyoya girdiğinde Hilmi görünürde yoktu. Oysa bu saatte bir müşterisinin, ziyafetin, gelmesi gerekirdi.
Alexander sessizce stüdyonun çekim odasına ilerlemişti. Duyuları açlığın verdiği şehvetle keskinleşmişti. Buna rağmen içeride hiç ses yoktu. Birden stüdyonun dış kapısı açılmıştı. Kapının üstündeki zil sesi kulakları sağır edecek kadar güçlüydü. Bozuk bir Türkçeyle “kimse yok mu” sesini duymuştu. Bir kadın sesi. Belli ki yabancı bir kadın. Alexander derhal çekim odasından çıkıp kadının yanına gitmiş, onun elini hafifçe tutup öpmüştü. Elin üzerindeki damarlardan akıp giden kan kulağına dev bir şelale gibi geliyordu.
“Ben Alex, matmazel.” demişti Fransızca.
“Elona. Tanıştığımıza memnun oldum. Hilmi Bey yoklar mı acaba?”
Kadının beyaz teni, siyah saçları ve koyu mavi gözleri vardı. Alexander kadına bir sanat eserine duyduğu hayranlıkla bakıyordu.
“Buyurun lütfen, oturun. Ben de Hilmi Bey ile buluşmaya gelmiştim ama kendisi dükkanı açık bırakıp gitmiş. Sanırım yakın bir yerde” diye açıklamada bulunmuştu. Daha sonra da kadına ne kadar akıcı Fransızca konuştuğunu söylemişti.
Kadın tüylerle süslü şapkasını dikkatlice çıkarırken “Fransız edebiyatını çok severim” demişti. Saçının bozulmasını istemediği için heykel gibi dik oturmuştu.
“Çok güzel. Bir Fransız olarak Fransız edebiyatına önem vermesem de sizin için sevindim” demişti. Alexander’ın nefret ettiği şeylerin başında Fransız edebiyatı gelirdi. Bunun nedeni şu an ölü olan ünlü yazarları şahsen tanıma fırsatını yakalama şansızlığıydı. Hepsi kendini beğenmiş aptallardı.
Kadın belli ki bu karşılığa şaşırmıştı. Yorum yapmak üzere ağzını açmak üzereyken stüdyonun karanlık odasının kapısı açılmıştı. Gömleğini dirseklerine kadar kıvırmış Hilmi, onları görünce, özellikle kadını, şaşkınlığını gizleyememişti. Elleri ve yanağında kan izi var. Hilmi birden konuyu kavradı ve “özür dilerim, acil basılması gereken fotoğraflar vardı. Matmazel sizinle tokalaşmak benim için onur olurdu ancak bu kimyasalların cildinize zarar vermesini istemem” demişti.
“Efendim, kapınızı neden kilitlemediniz?”
“Çok haklısınız, ulağa yetiştirmek için acele etmiştim.” Hilmi şaşkın şaşkın çevresine baktı “Ulak nerede?”
“Ben matmazelden önce geldim. Burada kimse yoktu.”
“Ah işte cahil insanlar şu ulaklar. Beklemeden gitmiş.” Masanın çekmecesinden kalın bir kumaş çıkarıp ellerini silmişti. Alexander kadına sezdirmeden yanağında kalan parçayı göstermiş, Hilmi de hemen yanağını silmişti.
“Matmazel dilerseniz hemen çekim odasına gidelim. Sizi daha fazla bekletmek istemem”
“Evet, matmazel buyurun lütfen” demişti Alexander. Kadının itiraz etmesine imkan vermeden.   
İki vampir, kadının ardından çekim odasına girmiş, Hilmi kapıyı arkalarından kapamıştı. Alexander o kadının tadını hala unutamıyordu. Güçlü genlere sahip insanların kanlarının daha besleyici olduğuna inancı o günlerde başlamıştı ama bunu kanıtlayamamıştı. Kanıtlamak da istememişti. Hayat boş lafları gerçeğe çevirecek kadar kısa değildi.
Bir fatura sayfaya yapıştırılmıştı defter sayfasına. M. Palma – D. Lena’dan alınmış bir gömleğe aitti. Alexander’ın Constantinople’ü terk etmeden önce Hilmi’ye hediye ettiği gömleğin faturasıydı. Gülümsedi. Faturanın tarihi 100 yıl öncesine aitti. Hayatının en güzel günlerini geçirdiği şehre geri dönmesi ne kadar da uzun sürmüştü.
Sonraki sayfalarda isim listesi vardı. Türk isimleri, Müslüman isimleri, gayri müslüm isimleri. Rus isimleri. Tüm isimlerin üzerinde parmağını gezdirdi. Her birinin yüzü zihninde canlandı. Kadınlar ve erkekler. Çocuklar ve yaşlılar. İhtiyaçlarını karşılamak ne kadar kolaydı o zamanlar. Adli tıp yoktu. Kaybolan insanların peşinden gidenler yoktu. Sosyal ağlar yoktu. İnsanları eğlence ile kandırıp kulübeye getirmek çok kolaydı. İnsanları gömecek yer bulmak sorun olmuyordu. Oysa şimdi canlı yem bulmak için çok uğraşmak gerekiyordu. Hayat her zaman herkese adil olmuyordu.
Başka bir sayfada başka bir fotoğraf ile karşılaştı. Hilmi ile dışarıda çektikleri ilk fotoğraftı. Bu fotoğraf için Hilmi uzun süre izin almaya çalışmıştı. Acaba bu ülkedeki bürokrasi hala o kadar hantal mıydı? Ne fark eder ki? Hilmi adı Tolga’ya dönüşürken yanında bir sürü parayı da beraberinde getirmişti. Şehrin en işlek yerinde dev bir gökdelene sahipti Tolga. Onun için bürokrasi çok uzak bir ada olmalıydı. Eh bu da benim işime gelir diye düşünürken fotoğrafa bakmayı sürdürdü.
Galata Köprüsü’ndeki kalabalık. Ne çok insan var. Çeşit çeşit. Pera’nın aksine köprü İstanbul’un ana hücresiydi. Çarşaflı bir kadının yanından Avrupai kıyafetini büyük şapka ve şemsiye ile süsleyen kadınları yan yana görmek mümkündü. İstanbul’un özünde olan da zaten o karmaşa değil miydi? Dün ve bugün bu karmaşaya hayran kalmamak mümkün mü?
Saatine baktı. Üçe geliyordu. Defteri kapadı. Özenle çantasına yerleştirdi. Başka bir defter çıkardı. Üzerinde İstanbul 2015 yaşıyordu. Parlak, gümüş dolma kaleminin kapağını açtı. Defterin boş, temiz sayfasına yolculuğu ile ilgili notlar yazmaya başladı. Gemi uçağa, sislerin gerisindeki siluet kuş bakışına; at arabası ise içten yanmalı motora sahip araçlara dönüşmüştü. İleride uçan arabalar çıkacak mıydı? Dünyanın bir yerinde bunun için çalışan birkaç vampir olmalıydı. Tolga’nın da dediği gibi. Dünyanın gelişmesi için vampirlerin sonsuz yaşamlarına ihtiyacı vardı. Bu amaç uğruna birkaç bin insanın kanının emilmesinin ne önemi olabilirdi ki?
Bir ses onu düşüncelerinden çekip çıkardı.
“Çakmağınızı alabilir miyim?”
“Elbette” Alexander adamın sigarasını yaktı ve hiç duraklamadan “bana katılmak ister misin?” diye sordu. Adam gülümsedi.
"Çok isterim ama şu an biraz işim var. Sonra görüşsek?"
"Telefonunu ver" dedi Alexander kendinden emin bir şekilde ve ekledi "çok eğlenebiliriz."
Genç adam telefonunu verdi. "Ben Berk" dedi ve elini uzattı. "Korhan" diye yalan söyledi Alexander ve kendisine uzatılan eli kavradı. Berk'in damarlarından geçen kanı hissetti.
"Arayacağım."
"Bekleyeceğim"
Alexander masasına dönen adamın kalçalarına bakarken omzuna bir el dokundu. Döndü. Tolga'ydı.
"Bir şey demeden önce benim adım Korhan, ona göre" diye fısıldadı. Tolga hemen oyuna ayak uydurdu. "Korhan, ne haber abi?" dedi gereğinden fazla yüksek sesle. Alexander gülümseyerek ayağa kalktı. Kollarını açtı. Sarılırken Tolga "boş bırakmaya gelmiyorsun. Hemen çapkınlık peşindesin" diye fısıldadı. Alexander da "fırsatı gördüğünde onu kaçırmayacaksın dostum" diye karşılık verdi.
Tolga dar kesim siyah bir takım elbisenin içine beyaz gömlek giymişti. Takımını mavi kravat ve göğüs cebine koyduğu mavi mendille süslemişti.
“Çok şıksın Tolga. Her zamanki gibi!”
"Bir vampirden daha zor hayatı olan kimdir?" diye sordu Tolga Alexander'ın iki yanığını öperken.
"İbne bir vampiri vıcık vıcık öpen bir hetero vampir mi?" dedi yanaklarını silerken.
Tolga kahkahayla gülmeye başladı. Gözlerinden yaşlar geliyordu.
"Özlemişim seni" dedi sonunda.
"Ben de seni" diye karşılık verdi Alexander.
"Pera'ya?"
"Pera'ya!"
"Araba bekliyor."
Yolun karşısında lüks bir arabanın yanında takım elbiseli bir adam onları izliyordu.
"Lüks olmasa şaşardım. Oğlum hepiniz aynısınız. Para ve güç. Sıkıcı. Ama şoför taş gibi bir delikanlıymış."
"Ondan uzak duracağına söz vermelisin."
"Dostum sen benim sözümü tuttuğumu ne zaman gördün?"
"Canın sağ olsun. Senden değerli mi?" Tolga Alexander'ın omzuna kolunu attı ve "sana anlatacağım 100 yıllık konular var" dedi.
Karşıya geçtiler. Arabaya doğru gittiler. Şoför uzun boylu, esmerdi. Vücudunun şekli giydiği takım elbiseden bile belli oluyordu. Alexander'ın ağzı sulanmıştı. Şoför kapıyı açtı. İki eski dost arabanın geniş arka koltuğuna kuruldular. Şoför direksiyon başına oturdu. Eliyle aynayı düzeltti.
"Pera'ya" dedi Tolga.
Şoför hızla döndü. Büyük bir tüfeği onlara doğrultmuştu. Tereddüt etmeden tetiğe bastı. Alexander ve Tolga ne olduğunu anlamadan, hareket etme şansı bile bulmadan tüfek peş peşe tok sesle ateşlendi. Namludan çıkan iki büyük kazık önce Tolga’nın sonra Alexander’ın göğüs kafesini parçalayıp kalplerine saplandı. Göğüslerinden akan kan siyah deri koltukta yavaşça kan gölünün oluşmasına neden oldu. Şoför köstekli saatini çıkarıp saniyeleri saydı. On beşinci saniye tıkladığında iki vampir koltukta toza dönüşmeye başladı. Adam ceketinin cebinden üzerinde 1912 yazan bir defter çıkardı, sayfaları çevirdi. İsimlerin karşısında şehirler yazılıydı. Önce Alexander, Paris; daha sonra Anatoli, Costantipolis isminin üzerini dikkatlice çizdi. Sonraki isim Asta, Sinop'tu. 
Şoför arabanın camını açtı. Bu kokuya hayatı boyunca alışamayacaktı. Aracın dış aynasından arkasını kontrol ettikten sonra yavaşça yola çıktı. İstanbul – Sinop arası kaç kilometreydi acaba?

2 Ocak 2016 Cumartesi

Bulut İmparatorluğu Çocukları

Kasvetli bir gündü. Bir süre pencerenin hemen yanındaki tek kişilik koltukta oturdu. Haftalık gazetelere göz attı. Bir kaç yabancı dergi karıştırdı. Boğaz'ın üstünde yağmur bulutların toplanmasını izleyerek kahvesini içti. Öğle vakti yağmur başladı. Yardımcısı Kasım Efendi'ye yemeğini terasta yemek istediğini söyledi önce ama sonra vazgeçti. İştahı yoktu. Başarısızlık onun tüm enerjisini emerdi, hep böyle olurdu. Güldü kendi kendine, ne çok başarısızlığım oldu.
Öğleden sonra yağmur hala devam ediyordu. Bugün koru gezisi yapamayacaktı. İki gündür göz göze geldiği o alımlı genç kızı da göremeyecekti. Canı sıkkın oturma odasındaki mangalın kömürleri ile oynadı. Biraz sonra çalışma odasına çekildi ve kapıyı kapadı. Elleri ceplerinde masanın üzerinde açık duran kitaplara ve notlara baktı. Biraz düşündü. Sonra çalışma odasının penceresinden kendi haline bırakılmış, vahşi ormana benzeyen arka bahçeyi izlemeye başladı. Bahçenin köşesindeki incir ağacını seviyordu. Geniş yaprakları iri yağmur damlaları altında sallanıyor ama kırılmıyorlardı.
“Nerede hata yapıyorum?” dedi kendi kendine.
Şömineye yöneldi. İnce saplı piposunu alıp içine tütün doldurmaya başladı. Hoyrattı. Odanın içinde sağa sola yürüyor ve peşinden iri kıyım tütün parçaları bırakıyordu. Tekrar pencerenin önüne gitti. Gri duman yüksek tavana doğru ağır ağır yükselirken birden geriye döndü. Odanın eşyalarına yerleşmiş dinginlik bu hareketiyle dağıldı.
Ağzında piposu ile merdivenlerden koşarak indi.
Bodrum kapısının dışında asılı duran deri işçi önlüğü boynundan geçirdi. Gaz lambasını alıp açtı ve fitili ateşledi. Dokuz basamaklı merdivenden indi ve bodrumun bir duvarını L şeklinde kaplayan çalışma tezganına gaz lambasını bıraktı.
Belki onuncu defa neyin çalışmadığını anlamak için protezi inceleyecekti.
Dirsekten bileğe kadar olan kol kemiği çapı 10 cm’den 6 cm doğru incelen, içi boş pirinçtendi. Üzerinde her hangi bir çatlak yoktu. Bilek kısmında gümüş renginde parlak demir bir küre vardı. Bu küre rahatlıkla hareket ediyordu. Kürenin çevresi dişli şeklindeydi ve her parmağın aşağı yukarı hareket etmesini sağlayan karmaşık çark sisteminin merkeziydi. Çarklarda bir sorun yoktu. Parmak olarak kullanılan metal çubuklar da sağlamdı. Kol kemiği yerine kullandığı pirinç silindirin iki yanında yer alan ve protezin insan dokusuna bağlandığı ve böylece hareketin ateşlendiği pistonlara daha yakından bakmak için göz büyütecini taktı. Pistonların her biri sekiz santimetre uzunluğunda, bir buçuk santimetre kalınlığında metal çubuklardı. Bu çubuklar iki santimetre çapa sahip pirinç kürelerle birbirine bağlanıyordu. Bakır ve altın alaşımlı kablolar, metal çubukların iki yanında boydan boya ilerliyor ve protezin ana gövdesinden dışarı çıkan küçük metal kürelerle birleşiyordu. Ne metal çubuklarda ne de pirinç kürelerde bir hasar vardı. Akım ölçer ile kablolardaki akımı kontrol etti. Kabul edilebilir sınırlardaydı.
Gaz lambasını astığı yerden aldı. Arkasını döndü. Geniş bodrumun iç kısmına doğru yürüdü. Tahta büyük, kaba ve kirli bir sandalyede ayakları yerdeki halkalara zincirlenmiş, sol kolu sandalyenin kol kısmına deri kayışlarla sıkı sıkı bağlamış yirmi beş-otuz yaşlarında bir adam gaz lambasının titret ışığında yavaş yavaş aydınlandı. Adamın ağzına kumaş tıkıştırılmıştı. Kafası sandalyenin yüksek sırtlığına alnından deri kemerle bağlanmıştı. Kafasının tepesinde kalın demir daire şeklinde tasa benzeyen bir nesne vardı ve nesnenin üzerinden onlarca bakır boşlukta sallanıyordu. Adamın sağ kolu dirseğinden itibaren profesyonel olmayacak kadar kaba bir şekilde kesilmiş ve gazlı bezle sarılmıştı. Bezin üzerindeki kan lekelerinden yaranın hala taze olduğu anlaşılıyordu. Kemaleddin adama yaklaştı. Boynundan nabzını kontrol etti. Cep saatini çıkarıp adamın kalp atış hızını hesapladı. Düzensizdi. Yandaki masadan tansiyon aletini aldı ve adamın tansiyonunu kontrol etti. Düşüktü. Adamın ateşi vardı. Termometreyi alıp adamın koltuk altına yerleştirdi. "Nasılsın?" diye sordu. Adam inleyerek cevap verdi. Biraz bekledikten sonra termometreyi aldı. Adamın ateşi otuz dokuz dereceydi. Yara iltihap mı kapmıştı? İltihap beyin fonksiyonlarını etkilemiş olabilir miydi? Bu yüzden mi protez ile adamın beyni arasındaki bağlantı sağlanamamıştı? Olabilir, diye düşündü. Masaya yöneldi ve antibiyotik iğne hazırlayıp adamın sağlam kolundan ilacı enjekte etti. Yukarıdan, kapının çalındığını duydu. Manavın çırağı gelmiş olmalıydı. Yardımcısı Kasım Efendi'nin "Kimsiniz? İçeri giremezsiniz" diye bağırdığını duydu. Sonra bazı itişme sesleri kulağına geldi.  Kasım Efendi bu kez "durun" diye bağırdı.  Kemaleddin yukarıda neler olduğunu bilmiyordu, polis mi gelmişti? Hızlı ve gürültülü adımlar bodruma yaklaştığını duydu. Kemaleddin'in eli bodrum kapısının demir sürgüsüne gitti, tam sürgüyü itecekken kapı sert bir şekilde açıldı ve Kemaleddin şiddetle geriye doğru düştü.

Gözlerini açtı. Uzun deri pardösülü, demir maskeli iki kişi karşısında duruyordu. Hareket etmeye çalıştı ama başaramadı. Kolları arkasında bağlanmıştı. Kollarını çözmek için çabaladıysa da başaramadı.
"Bu şekilde içeri girdiğimiz için özür dileriz. Diğer türlü bizi kabul etmen mümkün olmayacaktı" dedi. Ses boğuk ve gençti.
Kemaleddin "Siz kim oluyorsunuz da evime bu şekilde giriyorsunuz? Kim oluyorsunuz da beni bağladınız?"  diye bağırdı.
"Kemaleddin, senin yardımın için geldik." Bu sefer konuşan bir kadındı.
"Adımı nereden biliyorsunuz? Benden ne istiyorsunuz?" dedi Kemaleddin.
"Bunu çok yakında öğreneceksin Doktor."
Kemaleddin karşısındaki kişilerin bellerindeki büyük silahları görünce ilk kez korkuyu hissetti. "Benden ne istiyorsunuz? Lütfen bana zarar vermeyin." Neredeyse ağlamak üzereydi.
"Sana vermeyeceğiz Kemaleddin, merak etme." Demir maskeler ile güven vermekten çok uzaktılar. Adamın kelimelerinde en ufak bir samimiyet olmadığı gibi aksine soğuktu. Ezberlediği repliği acemice söyleyen bir tiyatro oyuncusu gibi.
Bunlar şaka olmalı.
Kadın olan belindeki çantadan fotoğraf çerçevesi büyüklüğünde bir nesneyi çıkarıp laboratuarın içinde yavaşça dolaştırmaya başladı. Cihazdan yükselen ışık bodrumun duvarlarını aydınlatıyor ve çerçeve içinde odanın hayali bir görüntüsü beliriyordu.
"Şuraya bak" dedi kadın, gördüklerine inanamıyordu.
Adam, vücudundan mekanik sesler çıkararak hızlıca kadının yanına gitti. İkisi sandalyeye bağlanmış adama bakıyorlar ve aralarında Kemaleddin'in duyamadığı bir şeyler konuşuyorlardı. Bir kaç dakika sonra kadın fotoğraf çerçevesine benzeyen cihaz ile bodrumda dolaşmaya devam etti. Adam Kelaleddin'in yanına geldi.
"Bunu gördüğüme inanamıyorum" dedi sesindeki yapmacıklık gitmiş, yerini büyük bir heyecana bırakmıştı. Sesinden mutlu olduğu belli oluyordu. Sık sık arkasına dönüyor, bağlı olan adama bakıyordu. "Bu inanılmaz!"
"Burası güvenli" dedi kadın "diğer odalara bakacağım." Kadın bodrumdan çıktı. Attığı her adımda vücudundan mekanik sesler yükselerek bodrumdan çıktı.
"Doktor, size her şeyi açıklayacağız ama evinizin güvenli olup olmadığını anlamamız gerekiyor.” diye açıkladı Kemaleddin ile birlikte bodrumda kalan adam. Adam L tezgaha baktı. "Demek her şey burada, bu şekilde başladı."
Sabrı taşan ve bu insanların gerçekten de ona zarar vermeyeceklerine emin olan Kemaleddin "Siz kimsiniz? Alman mı? İngiliz mi?" diye çıkıştı.
Adam tezgahın ucundaki tekerlekli sandalyeye oturdu ve kayarak Kemaleddin'in karşısına geçti ve "Her zaman bunu yapmak istemiştim" dedi. Neşeliydi. "Sizin için Alman, İngiliz, Fransız, Rus ya da Osmanlı olmanın bir anlamı var. Ama bizim geldiğimiz yerde milletlerin ya da ırkların hiç bir önemi yoktur."
"Sizin geldiğiniz yer mi? Amerikalı mısınız?"
"Hayır Doktor. Ayrımcılığın olmadığı yerden geliyoruz."
"Nereden?" Kemaleddin'in şaşkınlığı ve merakı, adamın her sözünden sonra daha da artıyordu.
Adam cevap vereceği sırada bodrum kapısından itişme sesleri geldi. Adam oturduğu yerden kulak kabarttı. Bir kaç saniye sonra Kasım Efendi bodrum merdivenlerinden aşağıya sırt üstü uçtu, yerden toz bulutu yükseldi. Arkadan bir ses duyuldu "Güvendeyiz."
Adam, cebinden saat benzeri nesne çıkardı ve baktı. Daha sonra maskesinin yanındaki bakır borulardaki vidaları gevşetti. Yavaşça maskesini çıkardı. Adamın pürüzsüz yüzü cansız gaz lambası alevinde bile parlıyordu. Adam, Kemaleddin'in şimdiye kadar gördüğü en beyaz tene ve saçlara sahipti. Gözleri gri-mavi renkteydi. Adamın yüzü güven veriyordu. Gözlerindeki parlaklık insanın içine işliyordu. Bu adam kimseye zarar vermezdi.
"Doktor, biz Bulut İmparatorluğu'ndan geliyoruz. Buradayız, çünkü dünyada bize yardım edebilecek tek insan sensin."
Kemaleddin içinden Bulut İmparatorluğu'nun nerede olduğu düşündü. Doğu'da olabilir miydi? Adamın beyaz saçlarına bakacak olursa kuzeyden geliyor olabilirlerdi. Belki de çok kuzeyden, Kutup'tan geliyorlardı. Orada insan yerleşimi var mıydı? Sonunda ağzından "Size nasıl yardım edeceğimi bilmiyorum" sözleri çıkabildi.
Adam çantasından küçük bir kitap çıkarıp Kemaleddin'e uzattı. Elleri bağlı olan Kemaleddin kitabın kapağına bakmakla yetinebildi. Üstte Kemaleddin Efendi ve Bernard Scheustermann, altında Almanca "Mekanik Protezlerin Tasarım ve Kullanım İlkeleri" yazıyordu. Berlin Üniversitesi tarafından 1917, Ocak ayında basılmıştı. Oysa Avrupa takvime göre 1913 yılındaydılar.
"Bu nasıl mümkün olabilir?" diyebildi hayretle.
"Bu zamansız ziyaretimiz için özür dilerim ama mecbur kalmasak sizi rahatsız etmezdik."
Adam Kemaleddin'in arkasına uzandı ve kollarını çözdü, incelemesi için kitabı uzattı. Doktor iştahla kitabı aldı ve sayfalarına hızla göz atmaya başladı.  Kitabın uzun giriş bölümünde protezlerin tarihsel gelişimi ve mekanik biliminin getirdiği yenilikler anlatılmıştı. Sonraki bölümlerde, Kemaleddin’in şimdiye kadar sadece hayal edebildiği protez ilkelerinin örnekleri ve uygulama yöntemleri vardı. Kitaptaki ilk çizim, şu an masanın üzerinde parçalara ayrılmış ve sorununu bir türlü çözemediği kol protezine aitti. Protezin çalışması, kaslardan gelen elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren bir konvertör ile mümkün olmuştu.
Konvertör...
"Bunları ben mi yaptım?"
Adam başını evet anlamında salladı. Çocukça gülümsedi.
"Ama nasıl?" diyebildi Kemaleddin. "Daha şu protezin sorununun ne olduğunu bile bilmiyorum." Çaresizce çalışma masasını gösterdi.
"Her şeyi zamanı geldiğinde çözeceksin Doktor." Adam, ona hayranlıkla bakıyordu.
"Peki Profesör Bernard Scheustermann de kim?"
"Alman nörobilimci . Yaptığı beyin ve sinir sistemi çalışmaları, senin mekanik protezler ile sinir sistemi arasındaki ilişkiyi çözmeni sağladı."
"Yani benim Alman bir bilim adamı ile ortak çalışacağımı mı söylüyorsun?"
Adam evet anlamında başını salladı ve ekledi "Sana her şeyi anlatacağım ama önce bize yardım etmen gerekiyor."
"Size nasıl yardım edeceğim?" dediği anda dış kapının kapanma sesini ve aşağıya doğru gelen adımları işittiler. Laboratuvarın kapısından iki kişi girdi. Dakikalar önce bodrumdan çıkan kadın bir başkasının koluna girmişti. Kendisine gelen ve korkuyla bodrumun karanlık köşesinde kaderini bekleyen Kasım Efendi'ye bakan Kemaleddin, "Kasım Efendi yardım etsene" dedi. Adam korku ve şaşkınlıkla ayakta güçlükle duran kişinin koluna girdi. Doktor "şuraya yatırın" dedi, bir kaç gün önce kobayın kolunu kestiği cerrahi masasını gösterdi.
"Hemen maskesini çıkarın" dedi Doktor.
Kadın bakır borulardaki vidaları çevirdi ve tıslama sesi çıktı. Dikkatlice maskeyi çıkardı. Yaralı olan da bir erkekti ve diğeri gibi beyaz saça, beyaz tene sahipti. Kadın aynı şekilde kendi maskesini de çıkardı. Kemaleddin büyülenmiş bir şekilde kadına baktı. Otuz dört yıllık hayatı boyunca gördüğü en güzel kadındı.
Yaralı adamın kıyafetinde bazı hasarlar vardı. Kolunu boydan boya çevreleyen bakır borular ezilmişti. Ayrıca arkasındaki dikdörtgen kutunun içinden kablolar fırlamıştı.
"Doktor, iniş yaptığımız sırada bir kaza oldu ve arkadaşımızın protezleri büyük ölçüde zarar gördü. Onları tamir etmelisin"
Kemaleddin "Bana ışık getirin" dedi tezgahın üzerindeki gaz lambalarını işaret ederek.  Kasım Efendi emri yerine getirdi.  Kemaleddin incelemeye başladı. Kıyafetin kolları ve bacaklarındaki bakır borular vidalarla kıyafete tutturulmuş sırtındaki bir kutuya bağlanıyordu. Bazı borulardan kırmızı, yoğun bir sıvı akıyordu. Kemaleddin sıvıya dokunup kokladı; makine yağına benziyordu.
"Ben makine mühendisi değilim" dedi kıyafetteki boruların ne olduğunu anlamamış olmanın utancıyla.
En başından beri onunla konuşan adam "Görmeniz gereken bu değil Doktor" dedi.
Pardösünün boynundan aşağıya kadar inen sık aralıklı küçük düğmeleri teker teker açmaya başladılar. Düğmelerin tümü açılınca adamın bedenini saran, dar siyah bir tulum ortaya çıktı. Adamın kollarını pardösüden dikkatlice çıkardıktan sonra sırttaki kutunun vidalarını gevşetti ve kutuyu çıkarıp yanındaki arkadaşına verdi. Adamın sırtını görünce Kemaleddin bir kez daha şaşkına döndü. Adamın kürek kemiklerden dışarıya, iç içe geçmiş, katlanmış yelpazeye benzeyen bakır uzantılar çıkıyordu. Kemaleddin protezlere dokundu. Adam sırtını istemsizce gerdi ve acı içinde inledi.
"Doktor, protezlerimiz bizim canlı organlarımızdır. Onları hissedebiliriz."
Adam sözlerine devam edeceği sırada Kemaleddin onu susturdu ve "anestezi yapmam gerekiyor" dedi. "Bizim ilaçlarımız sizin bünyenizde etkili olur mu?"
"Elbette."
Hızla tezgahın başına gidip anestezi karışımını hazırladı. İlacı şırıngayla adamın damarından içeri zerk etti. Adam bir süre sonra kendinden geçti. Kemaleddin heyecanlanmış ama aynı zamanda içini korku kaplamıştı.
"Doktor, kitap size yol gösterecektir" dedi grubun lideri olduğunu düşündüğü adam.
"Sağ protez ile derinin birleştiği yerde yanık izleri var. Sorunun oradan kaynaklığı ortada ama yine de protezin dış kısmını kontrol etmeliyim." Bunları kendini cesaretlendirmek için söylemişti.
Kitaptaki çizimlere göre, yelpaze şeklindeki protezler uçmaya yarıyordu. Kullanılmadığı zamanlarda bakır yelpazenin bölümleri iç içe geçiyordu. Her bir parçanın üzeri kıl inceliğinde kablolarla döşenmişti, kabloların bağlantı noktalarında iğne başı büyüklüğünde metal toplar vardı. Kitaptaki açıklamaya göre kablolar,  mekanik kanatların can damarlarıydı.  Doktor, kendi kendine "Bunların nasıl mümkün olduğunu sorgulama. Sadece üzerine düşen görevi tamamla ve bu insanlara yardımcı ol” dedi.
Göz büyütecini taktı. Yelpaze şeklindeki kanatlara yakından baktı. Kitaptaki çizimlerin aynısı, hayata geçmiş hali karşısında duruyordu. Hayallerine bakıyor, kusursuz protezi inceliyordu. Akım cihazı ile teker teker tüm topları kontrol etti. Bunu tüm katlarında tekrarladı, akımlar düzensizdi.
Asıl sorunun olduğu yere, yanık izlerine döndü. Alkol ile protezin deriyle birleştiği noktayı sildi. Siyah iz ortadan kaybolduktan sonra, protezin derinin altına doğal bir biçimde girdiğini gördü. Kitaba baktı. Embriyonun farklı dönemlerinin çizimleri vardı. Embriyo geliştikçe protezler eklenmeye başlıyordu, dokuz ayın sonunda embriyonun sırtında küçük protezler vardı. Kitap, protezlerin gelişim çağının sonuna kadar her yıl değiştirilmesi gerektiğini, mekanik kanatların ancak o zaman işlevsellik kazanacağını belirtiyordu.
Sayfayı çevirdi. Deri altı mekanik düzenin ayrıntılı çizimine baktı. Kürek kemiklerinin yanlarında sigara tabakası büyüklüğünde konvertörler bulunuyordu. Doktor, sorunun konvertörden kaynaklandığına emindi.
Neşteri aldı. Odaklandı. Elinin titremesine engel oldu. Sağ kürek kemiği ile protezin arasını yarımay şeklinde kesti. Üç dişli ekartör ile deriyi etten ayırdı. Konvertör kas tabakasına bitişik yerleştirilmişti. Kastan çıkan tendonlar doğrudan cihaza giriyor, cihazın diğer tarafından kablolarla protezlere bağlanıyordu. Bu tendonlardan biri kopmuştu. Kemaleddin, heyecanla "işte sorunumuz burada." dedi.
Yeniden kitaba baktı. Konvertör, köşelerindeki vidalardan açılıyordu. Tendonlar ile kablolar burada birleşiyor, dönüşen enerji dişlileri harekete geçiriyordu. Kemaleddin vidaları gevşetti. Kapağı dikkatlice kaldırdı. Tendonlardan sağlam olan karşısındaki kabloya bağlıydı. Doktor onların bağlı olduğu dişlileri yavaşça çevirdiğinde yelpaze kanatların hareket ettiğini gördü. Kopan tendonun karşısındaki kablo, cihazın içinde serbest bir şekilde sallanıyordu.
Kemaleddin yarım ay şeklindeki cerrahi iğneyle tendonu dikti. Yavaşça konvertörün içine soktu ve kablo ile bağlayıp dişlilerle birleştirdi. Dikkatlice dişlileri çevirdi. Kanatlar biraz hareket etti. "Başardım" dedi kendi kendine. Önce konvertörün vidalarını sıktı. Sonra yarayı dikti. Mikrop kapmasını önlemek için pansuman yapıp gazlı bezle yarayı kapattı.
"Bu gece burada kalabilirsiniz" dedi Kemaleddin.
"Gitmek zorundayız" dedi kadın.
"Ama bu kadar kısa sürede iyileşmesi olanaksız"
"Otursan iyi olur Doktor, yoruldun."
Kemaleddin terlemiş alnını elinin tersiyle sildikten sonra oturdu.
"Şimdi söz verdiğim gibi sana her şeyi anlatacağım."
Kemaleddin tüm dikkatini adam verdi.
"1930'lu yılların başında, farklı ülkelerde yaşayan bilim adamları dünyayı karanlık günlerin beklediğinin farkına varmışlardı. Çünkü onlar atomun parçalandığını ve bunun askeri sonuçlarını biliyorlardı. Aralarında mühendis, fizikçi, kimyager, botanikçi, zoolog ve tıp profesörlerinin olduğu on iki bilim adamı, yanlarına ailelerini alıp Peru'nun dağlık alanlarında kendi tesislerini kurdular. Dünya bir kez daha büyük savaşa girişirse, orada güvende olacaklarını biliyorlardı. Maalesef haklı çıktılar. 1945 yılının Ağustos ayında, önce Japonya'da atom bombaları yüz binlerce can aldı. Bombalar sayesinde dünya savaşı bitecek, barış gelecekti. Bombanın onlara verdiği umut halüsinasyonuna kapılmışlardı. Zafere inananlarla dolu şehir meydanlarına, kentlerden kaçıp kırsal alana gizlenmiş yüz binlerin üzerine onlarca atom bombası yağdı. Peru'daki bilim adamları, yani bizim kurtarıcı atalarımız, atomun sadece bir ülke tarafından parçalanmadığını, ilk bombanın devamının geleceğini biliyorlardı. Bunun için toplam on iki zeplin inşa ettiler. Amaçları atom bombasının zararlarından uzak durmak, bulutların yukarısında yaşamaktı. Zeplinler arasında yolculuk yapmak için de, sonraki kuşaklara senin geliştirdiğin kanat protezlerini aşıladılar. Dünyanın kendini yenilemesi 840 yıl sürdü ve bizleri taze başlangıç yapabilmemiz için zamanda geriye göndermeyi başardılar."
"Zamanda yolculuk yapabiliyorken neden tüm savaşları engellemiyorsunuz?"
"İnsanoğlu eninde sonunda dünyanın sonunu getirecekti. Bize göre yaşanan kıyametin erken olması, insanlığın daha üst ve ortak bilince erken geçmesi ve yaptığı hatayı bir kez daha yapmaması anlamına geliyor. O yüzden savaşları engellemiyoruz. Birini engellesek başka biri yaşanacak. Zamanda yolculuk yapmamızın tek amacı sağlıklı tohumları kendi zamanımıza götürebilmek."
"Tohumlar için mi buradasınız?"
"Hayır, sanayi devriminden sonraki hiç bir tohumu toplamıyoruz." Gülümsedi ve sözlerine devam etti "1650 yılına geri dönüp kahve tohumları toplayacaktık ama bazı sorunlarla karşılaştık. Kardeşimiz yaralandı. Neyse ki şanslıydık ve senin zamanına düştük. Sana minnettarız Doktor."
Adam, arkadaşlarına baktı. Tedavi edilen kendine gelmişti bile.
Hazırlanmaya başladılar.
Kemaleddin "Gidiyorsunuz" dedi.
"Evet" dedi adam. Maskesini taktı ve ekledi "Gitmeliyiz. Bizi bekleyen görevlerimiz var."
Cebinden uzun, ince, ucunda mavi bir ışık bulunan bir nesne çıkardı.
"Zamanın akışına müdahale edemeyiz Kemeleddin, elveda"
Adam, konuşmasına izin vermeden nesneyi Doktor'un alnında gezdirdi. Kemaleddin'in gözleri kapandı. Bedeni gevşedi ve tam düşecekken adam onu tutarak arkadaşlarının yardımıyla sandalyeye götürdü. Başını yavaşça protez parçalarının olduğu masaya yatırdı.
Bulut İmparatorluğu'nun üç üyesi görevlerini tamamlamak üzere Doktor'un evinden ayrıldılar.
Bir saat sonra Kemaleddin gözlerini açtı. Çalışırken uyuyakalmıştı. Zihninde bir ağırlık vardı. Dinlenmem lazım, diye düşündü. Bu sırada üst kattan Kazım Efendi'nin sesini duydu. Manav siparişşleri gelmiş olmalıydı, çırakla ağız dalaşı içindeydi. Kemaleddin taze bir elma almak için merdivenden çıkarken günün birinde protezleri çalıştıracağına emindi.