1
Hayatına bir düzen istiyor. Gelecek, belirsizlik dolabın en üst
raflarında. Oraya ulaşmayacak kadar kısa ve güçsüz. Bu kentte kalamaz.
Annesinin yanına da gidemiyor. Yeni kocasını kızından daha çok seviyor. Onunla
bu konuyu ellinci kez tartışacak gücü yok.
Babasını aramıştı. Hayatları yerle bir olmuş iki insan enkazlardan
yeni bir hayat inşa edebilirdi. İşte tam da bu nedenle Ankara’ya gidiyor.
Otobüste. Koridor tarafında oturuyor. Yaşlı bir kadın var yanında. Şişko. Koca
kalçaları kendi koltuğundan taşıp Özlem’e yapışıyor. Hala İstanbul il sınılarındalar
ama Özlem kadından şimdiden tiksinmiş durumda. Altı saat nasıl katlanacak.
Müzik yardımcısı olsun!
Kulaklarından çıkan beyaz kablo telefonuna doğru kıvrılıyor. Müzik
güzel. Huzurlu. The Doors! Şarkıdaki saksafon çok güzel. O an aklında ne
işsizliği ne de biten ilişkisi var. Geride bıraktığı yıkıntı gözlerini
kapadığında, kulaklarında müzik varken siliniyor. Geceyi yaran otobüs onu
kurtarıyor.
Yeni şarkı başlıyor. Ruhunun
derinliklerine kadar işleyen piyano Jim’in şarkıya girmesini bekliyor. Ama Jim
başlayamıyor. Çünkü Özlem’in omzuna bir el dokunuyor. Gözlerini açıyor. Kadın
koca dişlerini gösterip ona gülümsüyor. Kulaklığı çıkarmasını işaret ediyor.
Özlem gözlerini deviriyor ve sert bir şekilde kulaklığını çıkarıyor.
“Efendim?!”
“Okuyor musun kızım?”
Özlem’in korktuğu başına geliyor. Kadın özel alana saygı duymayacak
kadar şişman ve bencil.
“Hayır, çalışıyorum”
“Ne iş yapıyorsun?” Kadının dişlerinin arasında oynayan şeyler
kurtçuklar mı?
“Müzeciyim.” Birisiyle konuşmak istemediğinde insanların yabancı
olduğu bir iş söyler. Her zaman da işe yarar.
“Olsun, para kazanıyorsan ya, o da bir şey” diyor kadın ve ağzından üç
kurtçuk kucağına düşüyor. Dünyadaki en doğal şeymiş gibi onları alıp yeniden
ağzına atıyor.
“Pardon kızım, bugünlerde iyi kurtçuk bulmak çok zor”
Ne olduğu konusunda hiç bir fikri yok. Ne diyeceğini bilmiyor. Çığlık
atmak istiyor ama yapamıyor. Dili ağzının içinde şişip kocaman olmuş. Karabasan
olmasını umuyor ama bir parçası bunların gerçek olduğunu biliyor. Başı dönmeye
başlıyor. Gözleri kapanırken kadın ona doğru eğiliyor. Yüzüne düşen kurtçuklar
yapışkan ve nemli. Sıcak. Özlem öğürmeye başlarken kendineden geçiyor.
2
Resepsiyonda tek gözünde gözlük çerçevesi ile Mr. Burroughs duruyor.
Herkes onun bir kartal kadar iyi görebildiğini biliyor ama bugünlerde
rehinciden aldığı o gözlüğü takıyor. Karısının ölümünü unuttuğu sürece buna
kimse aldırmıyor.
Lobideki piyanonun başında her zamanki gibi Lennon var. Ama bugün pek
çalmak istemiyor. Gözlükleri burnuna düşmüş. Saçları yağlı. Yoko geri dönene
kadar yıkanmayacağını söylemesinin üzerinden sekiz gün geçti. Koku dayanılacak
gibi değil.
Piyanonun karşısındaki pencereden içeri güneş giriyor. İçeride sigara
içmek yasak olsa da lobi her zaman duman altı. Pencerenin önündeki üç kişilik
büyük deri koltukta Bob ve Allen oturuyor. Geceden beri tek yaptıkları şey
müzik ile edebiyat arasındaki ilişkinin kurgulanmasında dikkat edilmesi gereken
hususlar. Bir müzisyen ile bir şairin yapabilecekleri en sığ tartışma ama bu
ikisinin de umurunda değil.
Korhan, önlerinden geçerken
onların radarları tarafından görülmekten korkuyor. Çünkü ikisi insanı intihara
sürükleyecek kadar çok konuşur. Korhan Frisco’ya giden otobüsü yakalamak
zorunda. “Korhan dostum gel bize katıl” diyor Bob.
“Bob acelem var otobüse yetişmem lazım”
Allen araya giriyor “Gel işte. Bir kahveden sonra gidersin”
Korhan saatine bakıyor. Yarım saati var. Omuzlarını silkip yanlarına
oturuyor.
Koltuğun önündeki sehpada büyük karton yığınları var. “Bunlar nedir?”
Allen kahkaha atıyor. Ellerini birbirine vuruyor heyecanla. “Bob yeni bir şarkı yaptı dün
gece. Memleket özlemini anlatıyor. Şarkının sözlerini bu kartonlara yazdık.
Filme alacağız. O da bu kartonları yeri geldiğinde kameraya gösterecek. Ben ve
Neuwirth arkada muhabbet edeceğiz. Süper fikir değil mi?”
Korhan fikri çok seviyor.
“Bir kaç kelime de ben yazabilir miyim?” Sorusu bitmeden Allen ona
kalemi uzatıyor. Kartona özenle şarkıdan iki satırı yazıyor. Bu sırada lobinin
kapısının açıldığını bildiren çanlar çalıyor. Bir kaç saniye sonra Mr.
Burroughs’un kapı gıcırtısına benzeyen cansız sesi duyuluyor “Korhan bavullar”
Korhan kalemi bırakıp koltuktaki ikiliye selamlarını sunuduktan sonra
resepsiyona doğru yürürken Bob “her zaman buradayız”; Allen da “Frisco’dan
şarap getir. Güzel şarap içmeyi özledik” diyor. Korhan arkasına bakmadan
anladığını belirten başbarmağını gösteriyor.
Resepsiyonda deri pantolon giymiş, belden yukarısı çıplak bir adamla
düz sarı saçlı kadife ceketin altına çiçekli elbise giymiş bir kadın duruyor.
Mr. Burroughs “hala on beş dakikan var. Bay ve Bayan Morrison’ın bavullarını
125’e çıkar” diyor. Korhan bavulları alıyor. Morrison çifti ile asansöre
biniyor, 12. Katın düğmesine basıyor.
“Nereye gidiyorsun?” diye soruyor Bay Morrison.
“Frisco’ya” diyor Korhan.
“Dikkat et, insanlar gariptir sen yabancıyken” diyor Bayan Morrison ve
gülüyor.
“İlk defa gitmiyorum merak etmeyin”
Ama onu dinlemiyorlar. Asansörde birbirlerine dokunmaya başlıyorlar.
Bay Morrison Korhan’a bakıp göz kırpıyor.
3
Özlem gözlerini açıyor. Az önce gördüğü rüya hala canlı. Başı cama
doğru kaymış, boynu tutulmuş. Güneş otobüsün büyük camlarından içeri giriyor.
Müzik değişmiş. The Doors yerini Bob Dylan’a bırakmış. Yan koltuğu boş ama
Ankara’ya daha çok var. Özlem hiç bir zaman iki koltukta tek başına yolculuk
edecek kadar şanslı olmadı.
Muavin yanından geçerken Özlem özür dileyerek sesleniyor. Genç bir
adam. Üniforması tertemiz ve diğer muavinler gibi ter kokmuyor. Yaka kartında
bir isim yazılı. Muzaffer.
“Su alabilir miyim?”
Muzaffer bir dakika sonra soğuk suyla geri dönüyor.
Özlem sigara içmeli.
“Molaya ne kadar var” diye soruyor.
Muzaffer önce dışarı bakıyor, sonra
saatine. “On dakika sonra San Jose’de olacağız efendim”
Özlem yanlış duyduğuna emin. San Jose’nin nerede olduğunu bilmiyor.
Önce dışarı bakıyor. Dünya ona yabancı. Çöl. Kaktüs. Yakan güneş. “Pardon
neresi dediniz” diyor Muzaffer’e doğru başını çevirirken ama kimsenin
olmadığını fark ediyor. Ayağa kalkıyor. Otobüs boş. Şoför dışında. Nerede
olduğunu, neler olduğu hakkında en ufak bir fikri yok.
Otobüs asfalt yoldan ayrılıp otel, restorant ve benzin istasyonundan
oluşan dinlenme tesisine yanaşıyor ve tıslayarak duruyor. Şoför geriye bakıyor.
“Özlem yirmi dakika mola”
4
Özlem kuru ve sıcak havaya adımını atıyor. Sigara içmeli. Mentollü Chesterfield.
Sıcak havada içilebilir en güzel sigara. İçine çektiği ilk nefesle rahatlıyor.
“Gölgeye geçin” diyor otobüs şoförü. Yakasında adı yazıyor: Şenol. Adam
içtenlikle gülümsüyor. Dişleri beyaz ve parlak. Otelin verandasını işaret
ediyor. Özlem otelin ismini görüyor: Beattik Otel. Özlem gülümsüyor. Otelin
serin gölgesine sığınıyor.
Bir sesle otelin kapısı açılıyor “Bayan Chaplin”
Ama Bayan Chaplin’in sese aldırdığı yok. “Janis” diye bağırıyor aynı
ses. Hem daha güçlü hem de daha ısrarcı. Kadın bakıyor. Sesin kaynağı zayıf,
üzerine dar gelen takım elbise giymiş bir adam. “Çantanızı unutmuşsunuz”
Kadın mahçup. “Bu çocuklar insanda akıl bırakmıyor ki” Kadının sağ eli
sarışın bir çocuğu tutuyor. Sol eli kızıl çocukta. Sarışın olanın çukur çenesi
var ve mavi parlak gözleri Özlem’in üzerinde. Kızıl daha öfkeli ve gri-mavi
gözleri nefret kusuyor.
5
Korhan otobüse en son binen yolcu. Koltukların arasından geçiyor.
Bayan Chaplin’e gülümsüyor. Çocukların başlarını okşuyor. Ama ikisi de ona nefretle
bakıyor.
Sadece bir kadının yanındaki koltuk boş. Korhan izin isteyerek
oturuyor. Motor çalışıyor. Otobüs kuru ve sıcak çölde ilerlemeye başlıyor.
6
Pencerenin dışında akıp giden dünya kurak ve sıcak. Yanındaki kadın
müzik dinliyor. Tanıdık melodiler Korhan’ın hoşuna gidiyor. Kucağındaki çantayı
açıyor. Frisco’ya gidiş nedeni olan roman taslağının üzerindeki kitabı alıyor.
Okumaya başlıyor. Jack’in son kitabı. Yoldayken okunacak en iyi kitap. Belki
Frisco’da onu görür ve kitabı imzalatabilir. Jack’in keyfi yerindeyse bir iki
bira bile içebilirler.
Bir kaç paragraf okuduktan sonra bir sesle dönüp bakıyor. Yanındaki
kadın. Sesi kadifemsi. Pürüzsüz. Saçlarında süzülen güneş kumral saçları
arasında sarı alevler saçıyor. Korhan büyüleniyor. Bakıyor sadece. Donuk. Kadın
sorusunu yenilediğinde dünyaya geri geliyor.
“Jack soyadınıokuyamadığımadam’ın kitabı mı? Hani şu Fransız kökenli
olan”
Korhan gülümsüyor ve kitabın kapağını gösteriyor. Evet o adamın kitabı
“Yolda okumak için mükemmel bir seçim” diyor kadın. Saçları dalgalı.
Sol omuzuna düşmüş. Kalın dudaklı. Ilık yaz akşamlarında kurulan düşler kadar
saf ve çiçeksi kokuyor.
“Jack’le aynı dünyada yaşamak isterdim” diyor ve otobüsün dar,
rahatsız koltuğunda hafifçe dönüyor. Sırtını cama dayıyor. Arkasından vuran
güneşi kadının sahip olduğu enerjiyi daha da belirginleştiriyor. Kadın
gözlüğünü çıkarıyor ve elini uzatıyor.
“Ben Özlem”
Gözler. Kahverengi. Büyük gözler. Korhan o gözlerin içinde gizlenmiş
evrenlere girmek istiyor. Kendisini bulabileceği yegane yer bu iki göz. Elini
uzatıyor “Bana Korhan de”
Kirpikler. Uzun kirpikler. Gölgeleri elmacık kemiklerine düşen
kirpikler. Korhan o gölgelere sığınmak istiyor.
“Memnun oldum” diyor kadın.
“Ben de” diyebiliyor Korhan.
“Yol kelimesini seviyorum. Ray kelimesini de” diyor Özlem.
“İkisi de hüzünlü kelimeler. Belki bu yüzden seviyorsundur.”
“İkisi de umudu saklıyor.”
“Umut uyuşturucu. Umut bizi geleceğin var olduğuna inanmamız için
uydurulmuş bir kelime”
“Geleceğe inanmamak için geçerli bir nedenin mi var Korhan?”
“Olmayan şey neden inanayım ki? Ben görebildiğim, yaşayabildiğim,
tadabildiğim, koklayabildiğim, dokunabildiğim, hissedebildiğim şeyere
inanınırım. Güneşe, bugüne, eriğe, ıhlamura, geçmişe inanırım. Güneşe
inanıyorum çünkü saçlarında süzüldüğünü görebiliyorum. Seninle şu anı
yaşayabildiğim için şu ana ve sana inanıyorum. Senin kokunu alabiliyorum.
Böylece sana olan inancım daha da artıyor.”
“Kokum” diyor Özlem ve susuyor. Korhan kadının devam edeceğini
biliyor.
“Kokum sadece yapay bir parfüm. Gerçek değil”
“Ben parfümünden bahsetmiyorum. Onun gerisindeki gerçek senden
bahsediyorum”
Özlem gülümsüyor ve “bana bu tarz şeyler söylemez misin lütfen” diyor.
Özlem yabancısı olduğu dünyayı unutuyor. Korhan’la konuşmaya
başlayınca. Sanki onunla başla dünyada karşılaşmış gibi. Adam ona tanıdık
geliyor. Ama nereden?
“Daha önce karşılaşmış olabili miyiz?”
“Sanmıyorum” diyor Korhan ve “karşılaşmış olsaydım hatırlardım”
İkisi aynı anda “sigara?” diyor. Kahkaha atıyorlar. Korhan cebinden
iki filtresiz sigara çıkarıyor. Özlem de kibrit. Sigaraları yakıyorlar.
“Ben gelecekten geliyorum,” diye söz başlıyor Korhan. “Ama çok uzak
bir gelecek değil. Senden iki saniye öndeyim. Böylece ne dediğini biliyorum ve
aynı anda söyleyebiliyorum.
“Bunu neden yapıyorsun?”
Sigara dumanı otobüsün dingin atmosferinde Özlem’in saçlarında asılı
kalıyor. Duman kadının buğulu ve büyülü gözlerindeki anlamları daha da görünür
kılıyor.
“Yapıyorum çünkü inanmak istiyorum”
“Neye inanmak?”
“Umuda ve geleceğe”
“Ben mi inanmanı sağlayacağım”
“Evet”
“Sözlerine nasıl inanabilirim Korhan? Tesadüfen bindiğin otobüste
yanına oturduğun kadının sana umut ve gelecek vaat ettiğine beş dakika içinde
inanabiliyor musun? Siz erkekler hep aynısınız”
“Tesadüf mü? Bunun kader olduğuna inanman için ne kadar süre geçmesi
gerekiyor. 5 ay? Belki de 6 mı? Evet şimdi aklından geleceğe inanmayan birinin
kadere nasıl inanır düşüncesi geçiyor. Tutarsız diyorsun kendi kendine. Sorguluyorsun.
Düşüncelerini nereden mi biliyorum? Bilmiyorum Özlem. Çünkü biz aynı ruha
sahibiz. Ruh eşiyiz. Hayır her kadına tabii ki bunları söylemiyorum. Özlem,
lütfen biraz yavaş düşün. Her düşüncene cevap verecek kadar hızlı
konuşamıyorum. Sert ünsüzlerle sorunum var. Biliyorsun. “
Korhan kadının elini tutuyor. Küçük yumuşak el.
“Bu nasıl mümkün olabilir” diyor Özlem. Sol gözünden süzülen yaşı
delip geçen güneş ışını otobüsün içinde renk cümbüşü yaratıyor.
“Evrenimin merkezisin Özlem, hep öyle olacaksın. Her zaman seninle
olacağım, yanında” Elini uzatıp kadının
göğüsüne dokunuyor. Kalbinin üzerine. “Hep burada olacağım. Acı çekeceksin,
biliyorum. Acın katlanmaz olduğunda lütfen beni düşün. Geçirdiğimiz güzel
günleri. Geleceğimizin olmaması bizim suçumuz değil bebeğim. Ama belki başka
bir dünyada ve başka bir zamanda yeniden karşılaştığımızda aşkımızı kaldığımız
yerden yaşayacağız. Sabırlı ol. Sakin ol”
Özlem her şeyi anlıyor. Hıçkırıklar içinde Korhan’a gitmemesi için
yalvarıyor. Ama biliyor gitmek Korhan’ın seçeneği değil. Yine de yalvarıyor
“bebeğim lütfen gitme”
“Ağlama Özlem, n’olur ağlama...”
Sessiz otobüsün içinde kulakları sağır eden siren sesi kaplıyor. Özlem
derin bir soluk alıyor
7
Ambülansın arkasında kadına kalp masajı yapan Muzaffer’in gözü monitördeyken
birden o insanı mutlu eden sinyal sesini duyuyor. Başardı.
“Şenol, kadını geri getirmeyi başardım!”
Ambülans şoförü Şenol hemen telsize sarılıyor: “55 yaşında, kadın,
kanaması var, cerrahi müdahale gerekecek. Nabız durmuştu ama geri getirmeyi başardık.
Acilin girişlerini uygun duruma getirin ve müdahale ekibi yerlerini alsın”
Muzaffer geriye yaslanıyor. Rahatladı. Telsizdeki ses kalbini
parçalıyor “Başka yaralı var mı?”
“Erkek, 70 yaşında, eks”
Kadının kapalı gözlerinin arasından yaş geliyor. Muzaffer, vücudun
tepkisi olarak algılıyor bu yaşı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder