17 Ocak 2016 Pazar

Buralar Hep Dutluktu

Taksiden indi. Dizlerine kadar inen paltosunu düzeltti, yakasını kaldırdı. Tolga’nın söylediği gibi gökdelenin altında Starbucks vardı. Tolga "yabancılık çekmezsin orada otur" demişti. Gerçekten de Paris’teki her hangi bir Starbucks’a benziyodu. Bu şehre son geldiğinde küresel markalar henüz hayatta değildi. En küresel şey baharatlar ve kumaşlardı. Karşıya geçerken bilmem kaç katlı gökdelene baktı. Tolga iyi yere tezgah açmış, diye düşündü.
İçeri girdi. Büyük boy bir kahve aldı. Dışarıdaki masalardan birine oturdu. Piposunu çıkardı. Özenle tütünü yerleştirdi ve yaktı. Vanilya kokulu dumanın tadını çıkarırken çevresine bakmaya başladı. Bir zamanlar, Tolga’nın Hilmi Efendi olduğu zamanlar, şu an oturduğu yer Tolga’nın küçük kulübesinin verandasının bulunduğu nokta olmalıydı. Hava, o günlerdekinden binlerce kat daha pis ve ağır olsa da Alexander aynı kokuları alabiliyordu. Kulübeye gözlerine kestirdikleri kadınları ve erkekleri getirirlerdi. Kuş uçmaz kervan geçmez ormanlık arazinin gözlerden uzak noktasındaki kulübede deliler gibi eğlenirlerdi. Zaman arkasına bakmadan ilerliyor, ilerlerken de önüne çıkan her şeyi yerle bir ediyordu. Neyse ki zamanın bu yıkımı Alexander’a yaşadığını hatırlatıyordu.
Londra’dan aldığı küçük, oval bez çantasını açtı. İçinden üzerinde "Constantinopolis 1912" yazan deri kaplı bir defter çıkardı. Kenarları kıvrılmış defteri boydan boya saran ipi özenle çözdü. Sayfalarını yavaş yavaş çevirmeye başladı.
O zamanların Constantinopolis'ine çoğu yabancı seyyah gibi gemiyle gelmiş ve şehri ilk gördüğü anı, şehrin büyüsünü tıpkı diğeri gibi uzun uzun yazmıştı. İnsanın yaşadığı zamanla bu kadar etkileşimde olması çok doğaldı elbette ama bunu görebilmek için aradan yüz yıl geçmesi gerekiyordu.
Defterdeki ilk çizimin üzerinde elini gezdirdi. Sislerin arasından görülen cami siluetleri, üst üste binmiş gibi görünen, şehrin tepelerine tırmanan ve oradan Altın Boynuzu izleyen ahşap evler. Galata Köprüsünün titrek ışıkları. Haliç'in karşı kıyısındaki apartmanlar.
Eğer bazı özellikleriniz varsa, özetle insanların vampir dedikleri bir şeyseniz ki Alexander bu kelimeden nefret ederdi, türünüzdeki diğer üyeleri algılarsınız. 1912 baharında kente ayak bastığı an onu hissetmişti. Bavulunu yüklenmiş Galata’ya çıkan yokuşu tırmanmıştı. Gözü hiçbir şey görmemişti. Hayalini kurduğu şehrin büyüsü kendi türüne ait birisini hissedince bir anda yok olmuştu. Osmanlı topraklarında Hilmi olarak yaşayan, ondan önceki yüzyıllarda Anatoli adını kullanan türdeşini eliyle koymuş gibi bulmuştu. Hilmi, Pera’da, Mekteb-i Sultânî’nin karşı sokağında bulunan Avrupa Pasajı’nın 27 numaralı dükkânında fotoğraf stüdyosu işletiyordu. Tam da kendi türüne uygun, yenilikçi ve ileri görüşlü bir iş. Alexandar içeri girmişti. Hilmi ahşap masanın gerisinde onu bekliyordu. Adam hemen ayağa kalkmış ve birbirlerine sıkı sıkı sarılmışlardı. İsimlerini ve klanlarını söylemişlerdi. Seyahat ettiği diğer kentlerdeki türdeşleri gibi Hilmi’yle de çok uzun süredir tanışıyorlarmış hissine kapılmıştı. Ne de olsa kardeş sayılırlardı.
Sayfayı çevirdi. Grande de Pera’daki Fransız Hastanesi’ne ait bir çizim. Elini çizimde gezdirdi. Alexander ilk birkaç haftada Fransız Hastanesi’ne dadanmıştı. Şehri tanıyana, Hilmi'den gerekli bilgileri alana ve şehrin havasına alışana kadar kendi ülkesinin Osmanlı topraklarındaki yansımasında kendini güvende hissetmişti. Ayrıca gittiği ülkeye alışana kadar, tabii imkan bulduğu ölçüde, Fransız kanı diyetini sürdürmeyi alışkanlık haline getirmişti. Alexander alışkanlıklarına bağlı bir vampirdi.
Sayfaları çevirmeye devam etti. Hilmi'nin el yazısı. O akşam buluşacakları meyhanenin adresini yazmıştı: Tokatlıyan Oteli’nin yan sokağı, 45 numara. Meyhanede güzel Rus yemekleri eşliğinde geçmiş hayatlarından, Alex'in ihtiyaçlarından ve şehirde neler yapacağından bahsetmişlerdi.
"Paris'te güzel sanatlar okudum. Çoğunuzun aksine ne hırsım var, ne de gururum. Sanat beni mutlu eder." demişti Alexander. Hilmi’nin gözleri parlamıştı. “Stüdyoda yeni dekorlar yaparsak daha çok insanı çekeriz.” Daha çok insan daha büyük zevk anlamına geliyordu. Şerefe diye bağırıp votkalarını dikmişler ve sertçe masaya vurmuşlardı. Votka güzeldi. Ama Alex kadınları, özellikle de sarışın, renkli gözlü Rus kadınlarını hiç çekici bulmuyordu.
Piposundan bir nefes çekti. Kahvesinin sıcak olup olmadığını küçük bir yudum alarak kontrol etti. İçilebilecek sıcaklığa inmişti. Bir yudum aldı ve arkasına yaslandı. Defteri kendisine doğru çekerken sayfaların arasından bir fotoğraf düştü. Kenarları yıpranmıştı. Bir erkek fotoğrafı. Bilal. Tercüme bürosunda çalışan, Samatya’da annesi ile basit bir hayat süren Bilal. Onu Hilmi’nin stüdyosunda ilk gördüğünde çarpılmıştı. Alexander’ın Fransız olduğunu anlayan Bilal akıcı ve düzgün Fransızcası ile konuşmuş, bu da Alexander’ın aklını başından almıştı. Hilmi’ye Bilal’i istediğini söylemişti. Hilmi bunu hoş karşılamamıştı. “Dostum sorun elbette senin arzuların değil. Ama bir devlet memuruna bu tür bir teklifle gidersen senin de benim de başımız başlarının belaya girer” demişti. Ama Alexander Bilal’i aklından bir türlü çıkaramamıştı. Sonunda Alexander Hilmi’yi ikna etmenin yolunu bulmuştu.
“Bak aziz dostum. Bilal fotoğrafını almaya geldiğinde ben onu bir şeyler içmek için dışarıya davet edeceğim. Onunla sohbet edeceğim. Fransız edebiyatı, Fransız sanatı. Diğer bütün saçmalıklar. Sonunda da niyetimi ona söyleyeceğim. Eğer senin endişelerin haklı çıkarsa ben hemen şehri terk ederim. Senin başını derde sokmam. Ama benim hislerim yanılmazsa ki çok ender yanılır, o zaman dünyanın en mutlu adamı ben olacağım.”
Sonuçta Bilal onunla olmayı kabul etmişti. Güzel günlerdi. İkisi de ilişkilerinin geçici olduğunu biliyorlardı. Tabii ki geçici olacaktı, o tarihlerde dünyanın hiçbir yerinde eşcinsel evlilikler onaylanmamıştı. Bilal’den ayrılmak uzun hayatında yaşadığı en zor anlardan biri olmuştu. Daha sonra onun büyük savaşta cepheye gittiğini öğrenmişti. Zavallı güzel Bilal orada ölmüş olmalı. Bilal’in fotoğrafını dikkatle defterin arasına yerleştirdi.
Ceketinin cebinde telefonu titremeye başladı. Arayan Tolga’ydı. Alexander hemen ekrandaki yazıyı yana itti.
“Alo! Tolga. Dostum. Nasılsın?”
“İyiyim sağol. Sen nasılsın? Geldin mi?”
“Evet, evet geldim aşağıda kahve içiyorum.”
“Mükemmel! Ben de birazdan geleceğim. Kusura bakma biraz geç kaldım. İşler uzadı.”
“Siz hep aynısınız. Bu kadar hırs niye sonsuz hayatımız varken”
“Haklısın ama dünyanın gelişmeye ve ileri gitmeye ihtiyacı var değil mi?”
“Şu an benim algımın dışında cümleler kurduğun için seni anlamıyorum. Lay lay loooo! Hadi daha fazla geç kalma da gel”
Tolga kahkaha attı. “Hiç değişmemişsin. Geliyorum. Görüşürüz”
“Görüşürüz”
Telefonu kapadı. Bir süre tebessümle çevresine baktıktan sonra sayfaları çevirmeye devam etti.
15 Kasım 1912. Soğuk ve yağmurlu bir gündü. Grande Rue de Péra nispeten boş sayılırdı. Alexander pardösüsünün yakasını kaldırmış Avrupa Pasajı’na gidiyordu, hızlı adımlarla. Bugün beslenme günüydü. İçini kaplayan heyecan, açlığın verdiği şehvet tüm bedenini sarmıştı. Yanından geçen insanların kalp atışlarını duyuyordu. Damarlarında dolaşan kanın yoğunluğunu damağında hissediyor, bununla da kalmıyor, kanın verdiği gücü arzuluyordu. Kendi kendine telkinde bulunuyor ama pek başarılı olmuyordu. Stüdyoya girdiğinde Hilmi görünürde yoktu. Oysa bu saatte bir müşterisinin, ziyafetin, gelmesi gerekirdi.
Alexander sessizce stüdyonun çekim odasına ilerlemişti. Duyuları açlığın verdiği şehvetle keskinleşmişti. Buna rağmen içeride hiç ses yoktu. Birden stüdyonun dış kapısı açılmıştı. Kapının üstündeki zil sesi kulakları sağır edecek kadar güçlüydü. Bozuk bir Türkçeyle “kimse yok mu” sesini duymuştu. Bir kadın sesi. Belli ki yabancı bir kadın. Alexander derhal çekim odasından çıkıp kadının yanına gitmiş, onun elini hafifçe tutup öpmüştü. Elin üzerindeki damarlardan akıp giden kan kulağına dev bir şelale gibi geliyordu.
“Ben Alex, matmazel.” demişti Fransızca.
“Elona. Tanıştığımıza memnun oldum. Hilmi Bey yoklar mı acaba?”
Kadının beyaz teni, siyah saçları ve koyu mavi gözleri vardı. Alexander kadına bir sanat eserine duyduğu hayranlıkla bakıyordu.
“Buyurun lütfen, oturun. Ben de Hilmi Bey ile buluşmaya gelmiştim ama kendisi dükkanı açık bırakıp gitmiş. Sanırım yakın bir yerde” diye açıklamada bulunmuştu. Daha sonra da kadına ne kadar akıcı Fransızca konuştuğunu söylemişti.
Kadın tüylerle süslü şapkasını dikkatlice çıkarırken “Fransız edebiyatını çok severim” demişti. Saçının bozulmasını istemediği için heykel gibi dik oturmuştu.
“Çok güzel. Bir Fransız olarak Fransız edebiyatına önem vermesem de sizin için sevindim” demişti. Alexander’ın nefret ettiği şeylerin başında Fransız edebiyatı gelirdi. Bunun nedeni şu an ölü olan ünlü yazarları şahsen tanıma fırsatını yakalama şansızlığıydı. Hepsi kendini beğenmiş aptallardı.
Kadın belli ki bu karşılığa şaşırmıştı. Yorum yapmak üzere ağzını açmak üzereyken stüdyonun karanlık odasının kapısı açılmıştı. Gömleğini dirseklerine kadar kıvırmış Hilmi, onları görünce, özellikle kadını, şaşkınlığını gizleyememişti. Elleri ve yanağında kan izi var. Hilmi birden konuyu kavradı ve “özür dilerim, acil basılması gereken fotoğraflar vardı. Matmazel sizinle tokalaşmak benim için onur olurdu ancak bu kimyasalların cildinize zarar vermesini istemem” demişti.
“Efendim, kapınızı neden kilitlemediniz?”
“Çok haklısınız, ulağa yetiştirmek için acele etmiştim.” Hilmi şaşkın şaşkın çevresine baktı “Ulak nerede?”
“Ben matmazelden önce geldim. Burada kimse yoktu.”
“Ah işte cahil insanlar şu ulaklar. Beklemeden gitmiş.” Masanın çekmecesinden kalın bir kumaş çıkarıp ellerini silmişti. Alexander kadına sezdirmeden yanağında kalan parçayı göstermiş, Hilmi de hemen yanağını silmişti.
“Matmazel dilerseniz hemen çekim odasına gidelim. Sizi daha fazla bekletmek istemem”
“Evet, matmazel buyurun lütfen” demişti Alexander. Kadının itiraz etmesine imkan vermeden.   
İki vampir, kadının ardından çekim odasına girmiş, Hilmi kapıyı arkalarından kapamıştı. Alexander o kadının tadını hala unutamıyordu. Güçlü genlere sahip insanların kanlarının daha besleyici olduğuna inancı o günlerde başlamıştı ama bunu kanıtlayamamıştı. Kanıtlamak da istememişti. Hayat boş lafları gerçeğe çevirecek kadar kısa değildi.
Bir fatura sayfaya yapıştırılmıştı defter sayfasına. M. Palma – D. Lena’dan alınmış bir gömleğe aitti. Alexander’ın Constantinople’ü terk etmeden önce Hilmi’ye hediye ettiği gömleğin faturasıydı. Gülümsedi. Faturanın tarihi 100 yıl öncesine aitti. Hayatının en güzel günlerini geçirdiği şehre geri dönmesi ne kadar da uzun sürmüştü.
Sonraki sayfalarda isim listesi vardı. Türk isimleri, Müslüman isimleri, gayri müslüm isimleri. Rus isimleri. Tüm isimlerin üzerinde parmağını gezdirdi. Her birinin yüzü zihninde canlandı. Kadınlar ve erkekler. Çocuklar ve yaşlılar. İhtiyaçlarını karşılamak ne kadar kolaydı o zamanlar. Adli tıp yoktu. Kaybolan insanların peşinden gidenler yoktu. Sosyal ağlar yoktu. İnsanları eğlence ile kandırıp kulübeye getirmek çok kolaydı. İnsanları gömecek yer bulmak sorun olmuyordu. Oysa şimdi canlı yem bulmak için çok uğraşmak gerekiyordu. Hayat her zaman herkese adil olmuyordu.
Başka bir sayfada başka bir fotoğraf ile karşılaştı. Hilmi ile dışarıda çektikleri ilk fotoğraftı. Bu fotoğraf için Hilmi uzun süre izin almaya çalışmıştı. Acaba bu ülkedeki bürokrasi hala o kadar hantal mıydı? Ne fark eder ki? Hilmi adı Tolga’ya dönüşürken yanında bir sürü parayı da beraberinde getirmişti. Şehrin en işlek yerinde dev bir gökdelene sahipti Tolga. Onun için bürokrasi çok uzak bir ada olmalıydı. Eh bu da benim işime gelir diye düşünürken fotoğrafa bakmayı sürdürdü.
Galata Köprüsü’ndeki kalabalık. Ne çok insan var. Çeşit çeşit. Pera’nın aksine köprü İstanbul’un ana hücresiydi. Çarşaflı bir kadının yanından Avrupai kıyafetini büyük şapka ve şemsiye ile süsleyen kadınları yan yana görmek mümkündü. İstanbul’un özünde olan da zaten o karmaşa değil miydi? Dün ve bugün bu karmaşaya hayran kalmamak mümkün mü?
Saatine baktı. Üçe geliyordu. Defteri kapadı. Özenle çantasına yerleştirdi. Başka bir defter çıkardı. Üzerinde İstanbul 2015 yaşıyordu. Parlak, gümüş dolma kaleminin kapağını açtı. Defterin boş, temiz sayfasına yolculuğu ile ilgili notlar yazmaya başladı. Gemi uçağa, sislerin gerisindeki siluet kuş bakışına; at arabası ise içten yanmalı motora sahip araçlara dönüşmüştü. İleride uçan arabalar çıkacak mıydı? Dünyanın bir yerinde bunun için çalışan birkaç vampir olmalıydı. Tolga’nın da dediği gibi. Dünyanın gelişmesi için vampirlerin sonsuz yaşamlarına ihtiyacı vardı. Bu amaç uğruna birkaç bin insanın kanının emilmesinin ne önemi olabilirdi ki?
Bir ses onu düşüncelerinden çekip çıkardı.
“Çakmağınızı alabilir miyim?”
“Elbette” Alexander adamın sigarasını yaktı ve hiç duraklamadan “bana katılmak ister misin?” diye sordu. Adam gülümsedi.
"Çok isterim ama şu an biraz işim var. Sonra görüşsek?"
"Telefonunu ver" dedi Alexander kendinden emin bir şekilde ve ekledi "çok eğlenebiliriz."
Genç adam telefonunu verdi. "Ben Berk" dedi ve elini uzattı. "Korhan" diye yalan söyledi Alexander ve kendisine uzatılan eli kavradı. Berk'in damarlarından geçen kanı hissetti.
"Arayacağım."
"Bekleyeceğim"
Alexander masasına dönen adamın kalçalarına bakarken omzuna bir el dokundu. Döndü. Tolga'ydı.
"Bir şey demeden önce benim adım Korhan, ona göre" diye fısıldadı. Tolga hemen oyuna ayak uydurdu. "Korhan, ne haber abi?" dedi gereğinden fazla yüksek sesle. Alexander gülümseyerek ayağa kalktı. Kollarını açtı. Sarılırken Tolga "boş bırakmaya gelmiyorsun. Hemen çapkınlık peşindesin" diye fısıldadı. Alexander da "fırsatı gördüğünde onu kaçırmayacaksın dostum" diye karşılık verdi.
Tolga dar kesim siyah bir takım elbisenin içine beyaz gömlek giymişti. Takımını mavi kravat ve göğüs cebine koyduğu mavi mendille süslemişti.
“Çok şıksın Tolga. Her zamanki gibi!”
"Bir vampirden daha zor hayatı olan kimdir?" diye sordu Tolga Alexander'ın iki yanığını öperken.
"İbne bir vampiri vıcık vıcık öpen bir hetero vampir mi?" dedi yanaklarını silerken.
Tolga kahkahayla gülmeye başladı. Gözlerinden yaşlar geliyordu.
"Özlemişim seni" dedi sonunda.
"Ben de seni" diye karşılık verdi Alexander.
"Pera'ya?"
"Pera'ya!"
"Araba bekliyor."
Yolun karşısında lüks bir arabanın yanında takım elbiseli bir adam onları izliyordu.
"Lüks olmasa şaşardım. Oğlum hepiniz aynısınız. Para ve güç. Sıkıcı. Ama şoför taş gibi bir delikanlıymış."
"Ondan uzak duracağına söz vermelisin."
"Dostum sen benim sözümü tuttuğumu ne zaman gördün?"
"Canın sağ olsun. Senden değerli mi?" Tolga Alexander'ın omzuna kolunu attı ve "sana anlatacağım 100 yıllık konular var" dedi.
Karşıya geçtiler. Arabaya doğru gittiler. Şoför uzun boylu, esmerdi. Vücudunun şekli giydiği takım elbiseden bile belli oluyordu. Alexander'ın ağzı sulanmıştı. Şoför kapıyı açtı. İki eski dost arabanın geniş arka koltuğuna kuruldular. Şoför direksiyon başına oturdu. Eliyle aynayı düzeltti.
"Pera'ya" dedi Tolga.
Şoför hızla döndü. Büyük bir tüfeği onlara doğrultmuştu. Tereddüt etmeden tetiğe bastı. Alexander ve Tolga ne olduğunu anlamadan, hareket etme şansı bile bulmadan tüfek peş peşe tok sesle ateşlendi. Namludan çıkan iki büyük kazık önce Tolga’nın sonra Alexander’ın göğüs kafesini parçalayıp kalplerine saplandı. Göğüslerinden akan kan siyah deri koltukta yavaşça kan gölünün oluşmasına neden oldu. Şoför köstekli saatini çıkarıp saniyeleri saydı. On beşinci saniye tıkladığında iki vampir koltukta toza dönüşmeye başladı. Adam ceketinin cebinden üzerinde 1912 yazan bir defter çıkardı, sayfaları çevirdi. İsimlerin karşısında şehirler yazılıydı. Önce Alexander, Paris; daha sonra Anatoli, Costantipolis isminin üzerini dikkatlice çizdi. Sonraki isim Asta, Sinop'tu. 
Şoför arabanın camını açtı. Bu kokuya hayatı boyunca alışamayacaktı. Aracın dış aynasından arkasını kontrol ettikten sonra yavaşça yola çıktı. İstanbul – Sinop arası kaç kilometreydi acaba?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder