Kasvetli bir gündü. Bir süre pencerenin hemen yanındaki tek kişilik
koltukta oturdu. Haftalık gazetelere göz attı. Bir kaç yabancı dergi
karıştırdı. Boğaz'ın üstünde yağmur bulutların toplanmasını izleyerek kahvesini
içti. Öğle vakti yağmur başladı. Yardımcısı Kasım Efendi'ye yemeğini terasta
yemek istediğini söyledi önce ama sonra vazgeçti. İştahı yoktu. Başarısızlık
onun tüm enerjisini emerdi, hep böyle olurdu. Güldü kendi kendine, ne çok
başarısızlığım oldu.
Öğleden sonra yağmur hala devam ediyordu. Bugün koru gezisi yapamayacaktı.
İki gündür göz göze geldiği o alımlı genç kızı da göremeyecekti. Canı sıkkın oturma
odasındaki mangalın kömürleri ile oynadı. Biraz sonra çalışma odasına çekildi
ve kapıyı kapadı. Elleri ceplerinde masanın üzerinde açık duran kitaplara ve
notlara baktı. Biraz düşündü. Sonra çalışma odasının penceresinden kendi haline
bırakılmış, vahşi ormana benzeyen arka bahçeyi izlemeye başladı. Bahçenin
köşesindeki incir ağacını seviyordu. Geniş yaprakları iri yağmur damlaları
altında sallanıyor ama kırılmıyorlardı.
“Nerede hata yapıyorum?” dedi kendi kendine.
Şömineye yöneldi. İnce saplı piposunu alıp içine tütün doldurmaya başladı.
Hoyrattı. Odanın içinde sağa sola yürüyor ve peşinden iri kıyım tütün parçaları
bırakıyordu. Tekrar pencerenin önüne gitti. Gri duman yüksek tavana doğru ağır
ağır yükselirken birden geriye döndü. Odanın eşyalarına yerleşmiş dinginlik bu
hareketiyle dağıldı.
Ağzında piposu ile merdivenlerden koşarak indi.
Bodrum kapısının dışında asılı duran deri işçi önlüğü boynundan geçirdi.
Gaz lambasını alıp açtı ve fitili ateşledi. Dokuz basamaklı merdivenden indi ve
bodrumun bir duvarını L şeklinde kaplayan çalışma tezganına gaz lambasını
bıraktı.
Belki onuncu defa neyin çalışmadığını anlamak için protezi inceleyecekti.
Dirsekten bileğe kadar olan kol kemiği çapı 10 cm’den 6 cm doğru incelen,
içi boş pirinçtendi. Üzerinde her hangi bir çatlak yoktu. Bilek kısmında gümüş
renginde parlak demir bir küre vardı. Bu küre rahatlıkla hareket ediyordu. Kürenin
çevresi dişli şeklindeydi ve her parmağın aşağı yukarı hareket etmesini
sağlayan karmaşık çark sisteminin merkeziydi. Çarklarda bir sorun yoktu. Parmak
olarak kullanılan metal çubuklar da sağlamdı. Kol kemiği yerine kullandığı
pirinç silindirin iki yanında yer alan ve protezin insan dokusuna bağlandığı ve
böylece hareketin ateşlendiği pistonlara daha yakından bakmak için göz
büyütecini taktı. Pistonların her biri sekiz santimetre uzunluğunda, bir buçuk
santimetre kalınlığında metal çubuklardı. Bu çubuklar iki santimetre çapa sahip
pirinç kürelerle birbirine bağlanıyordu. Bakır ve altın alaşımlı kablolar,
metal çubukların iki yanında boydan boya ilerliyor ve protezin ana gövdesinden
dışarı çıkan küçük metal kürelerle birleşiyordu. Ne metal çubuklarda ne de
pirinç kürelerde bir hasar vardı. Akım ölçer ile kablolardaki akımı kontrol
etti. Kabul edilebilir sınırlardaydı.
Gaz lambasını astığı yerden aldı. Arkasını döndü. Geniş bodrumun iç kısmına
doğru yürüdü. Tahta büyük, kaba ve kirli bir sandalyede ayakları yerdeki
halkalara zincirlenmiş, sol kolu sandalyenin kol kısmına deri kayışlarla sıkı
sıkı bağlamış yirmi beş-otuz yaşlarında bir adam gaz lambasının titret ışığında
yavaş yavaş aydınlandı. Adamın ağzına kumaş tıkıştırılmıştı. Kafası sandalyenin
yüksek sırtlığına alnından deri kemerle bağlanmıştı. Kafasının tepesinde kalın
demir daire şeklinde tasa benzeyen bir nesne vardı ve nesnenin üzerinden
onlarca bakır boşlukta sallanıyordu. Adamın sağ kolu dirseğinden itibaren profesyonel
olmayacak kadar kaba bir şekilde kesilmiş ve gazlı bezle sarılmıştı. Bezin
üzerindeki kan lekelerinden yaranın hala taze olduğu anlaşılıyordu. Kemaleddin
adama yaklaştı. Boynundan nabzını kontrol etti. Cep saatini çıkarıp adamın kalp
atış hızını hesapladı. Düzensizdi. Yandaki masadan tansiyon aletini aldı ve
adamın tansiyonunu kontrol etti. Düşüktü. Adamın ateşi vardı. Termometreyi alıp
adamın koltuk altına yerleştirdi. "Nasılsın?" diye sordu. Adam
inleyerek cevap verdi. Biraz bekledikten sonra termometreyi aldı. Adamın ateşi
otuz dokuz dereceydi. Yara iltihap mı kapmıştı? İltihap beyin fonksiyonlarını
etkilemiş olabilir miydi? Bu yüzden mi protez ile adamın beyni arasındaki
bağlantı sağlanamamıştı? Olabilir, diye düşündü. Masaya yöneldi ve antibiyotik
iğne hazırlayıp adamın sağlam kolundan ilacı enjekte etti. Yukarıdan, kapının
çalındığını duydu. Manavın çırağı gelmiş olmalıydı. Yardımcısı Kasım Efendi'nin
"Kimsiniz? İçeri giremezsiniz" diye bağırdığını duydu. Sonra bazı
itişme sesleri kulağına geldi. Kasım
Efendi bu kez "durun" diye bağırdı.
Kemaleddin yukarıda neler olduğunu bilmiyordu, polis mi gelmişti? Hızlı
ve gürültülü adımlar bodruma yaklaştığını duydu. Kemaleddin'in eli bodrum
kapısının demir sürgüsüne gitti, tam sürgüyü itecekken kapı sert bir şekilde
açıldı ve Kemaleddin şiddetle geriye doğru düştü.
Gözlerini açtı. Uzun deri pardösülü, demir maskeli iki kişi karşısında
duruyordu. Hareket etmeye çalıştı ama başaramadı. Kolları arkasında
bağlanmıştı. Kollarını çözmek için çabaladıysa da başaramadı.
"Bu şekilde içeri girdiğimiz için özür dileriz. Diğer türlü bizi kabul
etmen mümkün olmayacaktı" dedi. Ses boğuk ve gençti.
Kemaleddin "Siz kim oluyorsunuz da evime bu şekilde giriyorsunuz? Kim
oluyorsunuz da beni bağladınız?" diye bağırdı.
"Kemaleddin, senin yardımın için geldik." Bu sefer konuşan bir
kadındı.
"Adımı nereden biliyorsunuz? Benden ne istiyorsunuz?" dedi
Kemaleddin.
"Bunu çok yakında öğreneceksin Doktor."
Kemaleddin karşısındaki kişilerin bellerindeki büyük silahları görünce ilk
kez korkuyu hissetti. "Benden ne istiyorsunuz? Lütfen bana zarar vermeyin."
Neredeyse ağlamak üzereydi.
"Sana vermeyeceğiz Kemaleddin, merak etme." Demir maskeler ile
güven vermekten çok uzaktılar. Adamın kelimelerinde en ufak bir samimiyet
olmadığı gibi aksine soğuktu. Ezberlediği repliği acemice söyleyen bir tiyatro
oyuncusu gibi.
Bunlar şaka
olmalı.
Kadın olan belindeki çantadan fotoğraf çerçevesi büyüklüğünde bir nesneyi
çıkarıp laboratuarın içinde yavaşça dolaştırmaya başladı. Cihazdan yükselen
ışık bodrumun duvarlarını aydınlatıyor ve çerçeve içinde odanın hayali bir
görüntüsü beliriyordu.
"Şuraya bak" dedi kadın, gördüklerine inanamıyordu.
Adam, vücudundan mekanik sesler çıkararak hızlıca kadının yanına gitti.
İkisi sandalyeye bağlanmış adama bakıyorlar ve aralarında Kemaleddin'in
duyamadığı bir şeyler konuşuyorlardı. Bir kaç dakika sonra kadın fotoğraf
çerçevesine benzeyen cihaz ile bodrumda dolaşmaya devam etti. Adam
Kelaleddin'in yanına geldi.
"Bunu gördüğüme inanamıyorum" dedi sesindeki yapmacıklık gitmiş,
yerini büyük bir heyecana bırakmıştı. Sesinden mutlu olduğu belli oluyordu. Sık
sık arkasına dönüyor, bağlı olan adama bakıyordu. "Bu inanılmaz!"
"Burası güvenli" dedi kadın "diğer odalara bakacağım."
Kadın bodrumdan çıktı. Attığı her adımda vücudundan mekanik sesler yükselerek
bodrumdan çıktı.
"Doktor, size her şeyi açıklayacağız ama evinizin güvenli olup
olmadığını anlamamız gerekiyor.” diye açıkladı Kemaleddin ile birlikte bodrumda
kalan adam. Adam L tezgaha baktı. "Demek her şey burada, bu şekilde
başladı."
Sabrı taşan ve bu insanların gerçekten de ona zarar vermeyeceklerine emin
olan Kemaleddin "Siz kimsiniz? Alman mı? İngiliz mi?" diye çıkıştı.
Adam tezgahın ucundaki tekerlekli sandalyeye oturdu ve kayarak
Kemaleddin'in karşısına geçti ve "Her zaman bunu yapmak istemiştim"
dedi. Neşeliydi. "Sizin için Alman, İngiliz, Fransız, Rus ya da Osmanlı
olmanın bir anlamı var. Ama bizim geldiğimiz yerde milletlerin ya da ırkların
hiç bir önemi yoktur."
"Sizin geldiğiniz yer mi? Amerikalı mısınız?"
"Hayır Doktor. Ayrımcılığın olmadığı yerden geliyoruz."
"Nereden?" Kemaleddin'in şaşkınlığı ve merakı, adamın her
sözünden sonra daha da artıyordu.
Adam cevap vereceği sırada bodrum kapısından itişme sesleri geldi. Adam
oturduğu yerden kulak kabarttı. Bir kaç saniye sonra Kasım Efendi bodrum
merdivenlerinden aşağıya sırt üstü uçtu, yerden toz bulutu yükseldi. Arkadan
bir ses duyuldu "Güvendeyiz."
Adam, cebinden saat benzeri nesne çıkardı ve baktı. Daha sonra maskesinin
yanındaki bakır borulardaki vidaları gevşetti. Yavaşça maskesini çıkardı.
Adamın pürüzsüz yüzü cansız gaz lambası alevinde bile parlıyordu. Adam, Kemaleddin'in
şimdiye kadar gördüğü en beyaz tene ve saçlara sahipti. Gözleri gri-mavi
renkteydi. Adamın yüzü güven veriyordu. Gözlerindeki parlaklık insanın içine
işliyordu. Bu adam kimseye zarar vermezdi.
"Doktor, biz Bulut İmparatorluğu'ndan geliyoruz. Buradayız, çünkü
dünyada bize yardım edebilecek tek insan sensin."
Kemaleddin içinden Bulut İmparatorluğu'nun nerede olduğu düşündü. Doğu'da
olabilir miydi? Adamın beyaz saçlarına bakacak olursa kuzeyden geliyor
olabilirlerdi. Belki de çok kuzeyden, Kutup'tan geliyorlardı. Orada insan
yerleşimi var mıydı? Sonunda ağzından "Size nasıl yardım edeceğimi
bilmiyorum" sözleri çıkabildi.
Adam çantasından küçük bir kitap çıkarıp Kemaleddin'e uzattı. Elleri bağlı
olan Kemaleddin kitabın kapağına bakmakla yetinebildi. Üstte Kemaleddin Efendi ve
Bernard Scheustermann, altında Almanca "Mekanik Protezlerin Tasarım ve
Kullanım İlkeleri" yazıyordu. Berlin Üniversitesi tarafından 1917, Ocak
ayında basılmıştı. Oysa Avrupa takvime göre 1913 yılındaydılar.
"Bu nasıl mümkün olabilir?" diyebildi hayretle.
"Bu zamansız ziyaretimiz için özür dilerim ama mecbur kalmasak sizi
rahatsız etmezdik."
Adam Kemaleddin'in arkasına uzandı ve kollarını çözdü, incelemesi için
kitabı uzattı. Doktor iştahla kitabı aldı ve sayfalarına hızla göz atmaya
başladı. Kitabın uzun giriş bölümünde
protezlerin tarihsel gelişimi ve mekanik biliminin getirdiği yenilikler
anlatılmıştı. Sonraki bölümlerde, Kemaleddin’in şimdiye kadar sadece hayal
edebildiği protez ilkelerinin örnekleri ve uygulama yöntemleri vardı. Kitaptaki
ilk çizim, şu an masanın üzerinde parçalara ayrılmış ve sorununu bir türlü
çözemediği kol protezine aitti. Protezin çalışması, kaslardan gelen elektrik
enerjisini mekanik enerjiye çeviren bir konvertör ile mümkün olmuştu.
Konvertör...
"Bunları ben mi yaptım?"
Adam başını evet anlamında salladı. Çocukça gülümsedi.
"Ama nasıl?" diyebildi Kemaleddin. "Daha şu protezin
sorununun ne olduğunu bile bilmiyorum." Çaresizce çalışma masasını
gösterdi.
"Her şeyi zamanı geldiğinde çözeceksin Doktor." Adam, ona hayranlıkla
bakıyordu.
"Peki Profesör Bernard Scheustermann de kim?"
"Alman nörobilimci . Yaptığı beyin ve sinir sistemi çalışmaları, senin
mekanik protezler ile sinir sistemi arasındaki ilişkiyi çözmeni sağladı."
"Yani benim Alman bir bilim adamı ile ortak çalışacağımı mı
söylüyorsun?"
Adam evet anlamında başını salladı ve ekledi "Sana her şeyi
anlatacağım ama önce bize yardım etmen gerekiyor."
"Size nasıl yardım edeceğim?" dediği anda dış kapının kapanma
sesini ve aşağıya doğru gelen adımları işittiler. Laboratuvarın kapısından iki
kişi girdi. Dakikalar önce bodrumdan çıkan kadın bir başkasının koluna
girmişti. Kendisine gelen ve korkuyla bodrumun karanlık köşesinde kaderini
bekleyen Kasım Efendi'ye bakan Kemaleddin, "Kasım Efendi yardım
etsene" dedi. Adam korku ve şaşkınlıkla ayakta güçlükle duran kişinin
koluna girdi. Doktor "şuraya yatırın" dedi, bir kaç gün önce kobayın kolunu
kestiği cerrahi masasını gösterdi.
"Hemen maskesini çıkarın" dedi Doktor.
Kadın bakır borulardaki vidaları çevirdi ve tıslama sesi çıktı. Dikkatlice
maskeyi çıkardı. Yaralı olan da bir erkekti ve diğeri gibi beyaz saça, beyaz
tene sahipti. Kadın aynı şekilde kendi maskesini de çıkardı. Kemaleddin
büyülenmiş bir şekilde kadına baktı. Otuz dört yıllık hayatı boyunca gördüğü en
güzel kadındı.
Yaralı adamın kıyafetinde bazı hasarlar vardı. Kolunu boydan boya
çevreleyen bakır borular ezilmişti. Ayrıca arkasındaki dikdörtgen kutunun
içinden kablolar fırlamıştı.
"Doktor, iniş yaptığımız sırada bir kaza oldu ve arkadaşımızın
protezleri büyük ölçüde zarar gördü. Onları tamir etmelisin"
Kemaleddin "Bana ışık getirin" dedi tezgahın üzerindeki gaz
lambalarını işaret ederek. Kasım Efendi
emri yerine getirdi. Kemaleddin
incelemeye başladı. Kıyafetin kolları ve bacaklarındaki bakır borular vidalarla
kıyafete tutturulmuş sırtındaki bir kutuya bağlanıyordu. Bazı borulardan
kırmızı, yoğun bir sıvı akıyordu. Kemaleddin sıvıya dokunup kokladı; makine
yağına benziyordu.
"Ben makine mühendisi değilim" dedi kıyafetteki boruların ne
olduğunu anlamamış olmanın utancıyla.
En başından beri onunla konuşan adam "Görmeniz gereken bu değil
Doktor" dedi.
Pardösünün boynundan aşağıya kadar inen sık aralıklı küçük düğmeleri teker
teker açmaya başladılar. Düğmelerin tümü açılınca adamın bedenini saran, dar
siyah bir tulum ortaya çıktı. Adamın kollarını pardösüden dikkatlice
çıkardıktan sonra sırttaki kutunun vidalarını gevşetti ve kutuyu çıkarıp
yanındaki arkadaşına verdi. Adamın sırtını görünce Kemaleddin bir kez daha şaşkına
döndü. Adamın kürek kemiklerden dışarıya, iç içe geçmiş, katlanmış yelpazeye
benzeyen bakır uzantılar çıkıyordu. Kemaleddin protezlere dokundu. Adam sırtını
istemsizce gerdi ve acı içinde inledi.
"Doktor, protezlerimiz bizim canlı organlarımızdır. Onları
hissedebiliriz."
Adam sözlerine devam edeceği sırada Kemaleddin onu susturdu ve
"anestezi yapmam gerekiyor" dedi. "Bizim ilaçlarımız sizin
bünyenizde etkili olur mu?"
"Elbette."
Hızla tezgahın başına gidip anestezi karışımını hazırladı. İlacı şırıngayla
adamın damarından içeri zerk etti. Adam bir süre sonra kendinden geçti. Kemaleddin
heyecanlanmış ama aynı zamanda içini korku kaplamıştı.
"Doktor, kitap size yol gösterecektir" dedi grubun lideri olduğunu
düşündüğü adam.
"Sağ protez ile derinin birleştiği yerde yanık izleri var. Sorunun
oradan kaynaklığı ortada ama yine de protezin dış kısmını kontrol
etmeliyim." Bunları kendini cesaretlendirmek için söylemişti.
Kitaptaki çizimlere göre, yelpaze şeklindeki protezler uçmaya yarıyordu.
Kullanılmadığı zamanlarda bakır yelpazenin bölümleri iç içe geçiyordu. Her bir
parçanın üzeri kıl inceliğinde kablolarla döşenmişti, kabloların bağlantı
noktalarında iğne başı büyüklüğünde metal toplar vardı. Kitaptaki açıklamaya
göre kablolar, mekanik kanatların can damarlarıydı. Doktor, kendi
kendine "Bunların nasıl mümkün olduğunu sorgulama. Sadece üzerine düşen
görevi tamamla ve bu insanlara yardımcı ol” dedi.
Göz büyütecini taktı. Yelpaze şeklindeki kanatlara yakından baktı.
Kitaptaki çizimlerin aynısı, hayata geçmiş hali karşısında duruyordu.
Hayallerine bakıyor, kusursuz protezi inceliyordu. Akım cihazı ile teker teker
tüm topları kontrol etti. Bunu tüm katlarında tekrarladı, akımlar düzensizdi.
Asıl sorunun olduğu yere, yanık izlerine döndü. Alkol ile protezin deriyle
birleştiği noktayı sildi. Siyah iz ortadan kaybolduktan sonra, protezin derinin
altına doğal bir biçimde girdiğini gördü. Kitaba baktı. Embriyonun farklı
dönemlerinin çizimleri vardı. Embriyo geliştikçe protezler eklenmeye
başlıyordu, dokuz ayın sonunda embriyonun sırtında küçük protezler vardı.
Kitap, protezlerin gelişim çağının sonuna kadar her yıl değiştirilmesi
gerektiğini, mekanik kanatların ancak o zaman işlevsellik kazanacağını
belirtiyordu.
Sayfayı çevirdi. Deri altı mekanik düzenin ayrıntılı çizimine baktı. Kürek
kemiklerinin yanlarında sigara tabakası büyüklüğünde konvertörler bulunuyordu.
Doktor, sorunun konvertörden kaynaklandığına emindi.
Neşteri aldı. Odaklandı. Elinin titremesine engel oldu. Sağ kürek kemiği
ile protezin arasını yarımay şeklinde kesti. Üç dişli ekartör ile deriyi etten
ayırdı. Konvertör kas tabakasına bitişik yerleştirilmişti. Kastan çıkan
tendonlar doğrudan cihaza giriyor, cihazın diğer tarafından kablolarla protezlere
bağlanıyordu. Bu tendonlardan biri kopmuştu. Kemaleddin, heyecanla "işte
sorunumuz burada." dedi.
Yeniden kitaba baktı. Konvertör, köşelerindeki vidalardan açılıyordu.
Tendonlar ile kablolar burada birleşiyor, dönüşen enerji dişlileri harekete
geçiriyordu. Kemaleddin vidaları gevşetti. Kapağı dikkatlice kaldırdı.
Tendonlardan sağlam olan karşısındaki kabloya bağlıydı. Doktor onların bağlı
olduğu dişlileri yavaşça çevirdiğinde yelpaze kanatların hareket ettiğini
gördü. Kopan tendonun karşısındaki kablo, cihazın içinde serbest bir şekilde
sallanıyordu.
Kemaleddin yarım ay şeklindeki cerrahi iğneyle tendonu dikti. Yavaşça
konvertörün içine soktu ve kablo ile bağlayıp dişlilerle birleştirdi.
Dikkatlice dişlileri çevirdi. Kanatlar biraz hareket etti. "Başardım"
dedi kendi kendine. Önce konvertörün vidalarını sıktı. Sonra yarayı dikti.
Mikrop kapmasını önlemek için pansuman yapıp gazlı bezle yarayı kapattı.
"Bu gece burada kalabilirsiniz" dedi Kemaleddin.
"Gitmek zorundayız" dedi kadın.
"Ama bu kadar kısa sürede iyileşmesi olanaksız"
"Otursan iyi olur Doktor, yoruldun."
Kemaleddin terlemiş alnını elinin tersiyle sildikten sonra oturdu.
"Şimdi söz verdiğim gibi sana her şeyi anlatacağım."
Kemaleddin tüm dikkatini adam verdi.
"1930'lu yılların başında, farklı ülkelerde yaşayan bilim adamları
dünyayı karanlık günlerin beklediğinin farkına varmışlardı. Çünkü onlar atomun
parçalandığını ve bunun askeri sonuçlarını biliyorlardı. Aralarında mühendis,
fizikçi, kimyager, botanikçi, zoolog ve tıp profesörlerinin olduğu on iki bilim
adamı, yanlarına ailelerini alıp Peru'nun dağlık alanlarında kendi tesislerini
kurdular. Dünya bir kez daha büyük savaşa girişirse, orada güvende olacaklarını
biliyorlardı. Maalesef haklı çıktılar. 1945 yılının Ağustos ayında, önce
Japonya'da atom bombaları yüz binlerce can aldı. Bombalar sayesinde dünya
savaşı bitecek, barış gelecekti. Bombanın onlara verdiği umut halüsinasyonuna
kapılmışlardı. Zafere inananlarla dolu şehir meydanlarına, kentlerden kaçıp
kırsal alana gizlenmiş yüz binlerin üzerine onlarca atom bombası yağdı. Peru'daki
bilim adamları, yani bizim kurtarıcı atalarımız, atomun sadece bir ülke
tarafından parçalanmadığını, ilk bombanın devamının geleceğini biliyorlardı.
Bunun için toplam on iki zeplin inşa ettiler. Amaçları atom bombasının
zararlarından uzak durmak, bulutların yukarısında yaşamaktı. Zeplinler arasında
yolculuk yapmak için de, sonraki kuşaklara senin geliştirdiğin kanat
protezlerini aşıladılar. Dünyanın kendini yenilemesi 840 yıl sürdü ve bizleri
taze başlangıç yapabilmemiz için zamanda geriye göndermeyi başardılar."
"Zamanda yolculuk yapabiliyorken neden tüm savaşları
engellemiyorsunuz?"
"İnsanoğlu eninde sonunda dünyanın sonunu getirecekti. Bize göre
yaşanan kıyametin erken olması, insanlığın daha üst ve ortak bilince erken
geçmesi ve yaptığı hatayı bir kez daha yapmaması anlamına geliyor. O yüzden
savaşları engellemiyoruz. Birini engellesek başka biri yaşanacak. Zamanda
yolculuk yapmamızın tek amacı sağlıklı tohumları kendi zamanımıza
götürebilmek."
"Tohumlar için mi buradasınız?"
"Hayır, sanayi devriminden sonraki hiç bir tohumu toplamıyoruz."
Gülümsedi ve sözlerine devam etti "1650 yılına geri dönüp kahve tohumları
toplayacaktık ama bazı sorunlarla karşılaştık. Kardeşimiz yaralandı. Neyse ki
şanslıydık ve senin zamanına düştük. Sana minnettarız Doktor."
Adam, arkadaşlarına baktı. Tedavi edilen kendine gelmişti bile.
Hazırlanmaya başladılar.
Kemaleddin "Gidiyorsunuz" dedi.
"Evet" dedi adam. Maskesini taktı ve ekledi "Gitmeliyiz.
Bizi bekleyen görevlerimiz var."
Cebinden uzun, ince, ucunda mavi bir ışık bulunan bir nesne çıkardı.
"Zamanın akışına müdahale edemeyiz Kemeleddin, elveda"
Adam, konuşmasına izin vermeden nesneyi Doktor'un alnında gezdirdi.
Kemaleddin'in gözleri kapandı. Bedeni gevşedi ve tam düşecekken adam onu
tutarak arkadaşlarının yardımıyla sandalyeye götürdü. Başını yavaşça protez
parçalarının olduğu masaya yatırdı.
Bulut İmparatorluğu'nun üç üyesi görevlerini tamamlamak üzere Doktor'un
evinden ayrıldılar.
Bir saat sonra Kemaleddin gözlerini açtı. Çalışırken uyuyakalmıştı.
Zihninde bir ağırlık vardı. Dinlenmem lazım, diye düşündü. Bu sırada üst kattan
Kazım Efendi'nin sesini duydu. Manav siparişşleri gelmiş olmalıydı, çırakla ağız
dalaşı içindeydi. Kemaleddin taze bir elma almak için merdivenden çıkarken günün
birinde protezleri çalıştıracağına emindi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder