2 Ocak 2016 Cumartesi

Bulut İmparatorluğu Çocukları

Kasvetli bir gündü. Bir süre pencerenin hemen yanındaki tek kişilik koltukta oturdu. Haftalık gazetelere göz attı. Bir kaç yabancı dergi karıştırdı. Boğaz'ın üstünde yağmur bulutların toplanmasını izleyerek kahvesini içti. Öğle vakti yağmur başladı. Yardımcısı Kasım Efendi'ye yemeğini terasta yemek istediğini söyledi önce ama sonra vazgeçti. İştahı yoktu. Başarısızlık onun tüm enerjisini emerdi, hep böyle olurdu. Güldü kendi kendine, ne çok başarısızlığım oldu.
Öğleden sonra yağmur hala devam ediyordu. Bugün koru gezisi yapamayacaktı. İki gündür göz göze geldiği o alımlı genç kızı da göremeyecekti. Canı sıkkın oturma odasındaki mangalın kömürleri ile oynadı. Biraz sonra çalışma odasına çekildi ve kapıyı kapadı. Elleri ceplerinde masanın üzerinde açık duran kitaplara ve notlara baktı. Biraz düşündü. Sonra çalışma odasının penceresinden kendi haline bırakılmış, vahşi ormana benzeyen arka bahçeyi izlemeye başladı. Bahçenin köşesindeki incir ağacını seviyordu. Geniş yaprakları iri yağmur damlaları altında sallanıyor ama kırılmıyorlardı.
“Nerede hata yapıyorum?” dedi kendi kendine.
Şömineye yöneldi. İnce saplı piposunu alıp içine tütün doldurmaya başladı. Hoyrattı. Odanın içinde sağa sola yürüyor ve peşinden iri kıyım tütün parçaları bırakıyordu. Tekrar pencerenin önüne gitti. Gri duman yüksek tavana doğru ağır ağır yükselirken birden geriye döndü. Odanın eşyalarına yerleşmiş dinginlik bu hareketiyle dağıldı.
Ağzında piposu ile merdivenlerden koşarak indi.
Bodrum kapısının dışında asılı duran deri işçi önlüğü boynundan geçirdi. Gaz lambasını alıp açtı ve fitili ateşledi. Dokuz basamaklı merdivenden indi ve bodrumun bir duvarını L şeklinde kaplayan çalışma tezganına gaz lambasını bıraktı.
Belki onuncu defa neyin çalışmadığını anlamak için protezi inceleyecekti.
Dirsekten bileğe kadar olan kol kemiği çapı 10 cm’den 6 cm doğru incelen, içi boş pirinçtendi. Üzerinde her hangi bir çatlak yoktu. Bilek kısmında gümüş renginde parlak demir bir küre vardı. Bu küre rahatlıkla hareket ediyordu. Kürenin çevresi dişli şeklindeydi ve her parmağın aşağı yukarı hareket etmesini sağlayan karmaşık çark sisteminin merkeziydi. Çarklarda bir sorun yoktu. Parmak olarak kullanılan metal çubuklar da sağlamdı. Kol kemiği yerine kullandığı pirinç silindirin iki yanında yer alan ve protezin insan dokusuna bağlandığı ve böylece hareketin ateşlendiği pistonlara daha yakından bakmak için göz büyütecini taktı. Pistonların her biri sekiz santimetre uzunluğunda, bir buçuk santimetre kalınlığında metal çubuklardı. Bu çubuklar iki santimetre çapa sahip pirinç kürelerle birbirine bağlanıyordu. Bakır ve altın alaşımlı kablolar, metal çubukların iki yanında boydan boya ilerliyor ve protezin ana gövdesinden dışarı çıkan küçük metal kürelerle birleşiyordu. Ne metal çubuklarda ne de pirinç kürelerde bir hasar vardı. Akım ölçer ile kablolardaki akımı kontrol etti. Kabul edilebilir sınırlardaydı.
Gaz lambasını astığı yerden aldı. Arkasını döndü. Geniş bodrumun iç kısmına doğru yürüdü. Tahta büyük, kaba ve kirli bir sandalyede ayakları yerdeki halkalara zincirlenmiş, sol kolu sandalyenin kol kısmına deri kayışlarla sıkı sıkı bağlamış yirmi beş-otuz yaşlarında bir adam gaz lambasının titret ışığında yavaş yavaş aydınlandı. Adamın ağzına kumaş tıkıştırılmıştı. Kafası sandalyenin yüksek sırtlığına alnından deri kemerle bağlanmıştı. Kafasının tepesinde kalın demir daire şeklinde tasa benzeyen bir nesne vardı ve nesnenin üzerinden onlarca bakır boşlukta sallanıyordu. Adamın sağ kolu dirseğinden itibaren profesyonel olmayacak kadar kaba bir şekilde kesilmiş ve gazlı bezle sarılmıştı. Bezin üzerindeki kan lekelerinden yaranın hala taze olduğu anlaşılıyordu. Kemaleddin adama yaklaştı. Boynundan nabzını kontrol etti. Cep saatini çıkarıp adamın kalp atış hızını hesapladı. Düzensizdi. Yandaki masadan tansiyon aletini aldı ve adamın tansiyonunu kontrol etti. Düşüktü. Adamın ateşi vardı. Termometreyi alıp adamın koltuk altına yerleştirdi. "Nasılsın?" diye sordu. Adam inleyerek cevap verdi. Biraz bekledikten sonra termometreyi aldı. Adamın ateşi otuz dokuz dereceydi. Yara iltihap mı kapmıştı? İltihap beyin fonksiyonlarını etkilemiş olabilir miydi? Bu yüzden mi protez ile adamın beyni arasındaki bağlantı sağlanamamıştı? Olabilir, diye düşündü. Masaya yöneldi ve antibiyotik iğne hazırlayıp adamın sağlam kolundan ilacı enjekte etti. Yukarıdan, kapının çalındığını duydu. Manavın çırağı gelmiş olmalıydı. Yardımcısı Kasım Efendi'nin "Kimsiniz? İçeri giremezsiniz" diye bağırdığını duydu. Sonra bazı itişme sesleri kulağına geldi.  Kasım Efendi bu kez "durun" diye bağırdı.  Kemaleddin yukarıda neler olduğunu bilmiyordu, polis mi gelmişti? Hızlı ve gürültülü adımlar bodruma yaklaştığını duydu. Kemaleddin'in eli bodrum kapısının demir sürgüsüne gitti, tam sürgüyü itecekken kapı sert bir şekilde açıldı ve Kemaleddin şiddetle geriye doğru düştü.

Gözlerini açtı. Uzun deri pardösülü, demir maskeli iki kişi karşısında duruyordu. Hareket etmeye çalıştı ama başaramadı. Kolları arkasında bağlanmıştı. Kollarını çözmek için çabaladıysa da başaramadı.
"Bu şekilde içeri girdiğimiz için özür dileriz. Diğer türlü bizi kabul etmen mümkün olmayacaktı" dedi. Ses boğuk ve gençti.
Kemaleddin "Siz kim oluyorsunuz da evime bu şekilde giriyorsunuz? Kim oluyorsunuz da beni bağladınız?"  diye bağırdı.
"Kemaleddin, senin yardımın için geldik." Bu sefer konuşan bir kadındı.
"Adımı nereden biliyorsunuz? Benden ne istiyorsunuz?" dedi Kemaleddin.
"Bunu çok yakında öğreneceksin Doktor."
Kemaleddin karşısındaki kişilerin bellerindeki büyük silahları görünce ilk kez korkuyu hissetti. "Benden ne istiyorsunuz? Lütfen bana zarar vermeyin." Neredeyse ağlamak üzereydi.
"Sana vermeyeceğiz Kemaleddin, merak etme." Demir maskeler ile güven vermekten çok uzaktılar. Adamın kelimelerinde en ufak bir samimiyet olmadığı gibi aksine soğuktu. Ezberlediği repliği acemice söyleyen bir tiyatro oyuncusu gibi.
Bunlar şaka olmalı.
Kadın olan belindeki çantadan fotoğraf çerçevesi büyüklüğünde bir nesneyi çıkarıp laboratuarın içinde yavaşça dolaştırmaya başladı. Cihazdan yükselen ışık bodrumun duvarlarını aydınlatıyor ve çerçeve içinde odanın hayali bir görüntüsü beliriyordu.
"Şuraya bak" dedi kadın, gördüklerine inanamıyordu.
Adam, vücudundan mekanik sesler çıkararak hızlıca kadının yanına gitti. İkisi sandalyeye bağlanmış adama bakıyorlar ve aralarında Kemaleddin'in duyamadığı bir şeyler konuşuyorlardı. Bir kaç dakika sonra kadın fotoğraf çerçevesine benzeyen cihaz ile bodrumda dolaşmaya devam etti. Adam Kelaleddin'in yanına geldi.
"Bunu gördüğüme inanamıyorum" dedi sesindeki yapmacıklık gitmiş, yerini büyük bir heyecana bırakmıştı. Sesinden mutlu olduğu belli oluyordu. Sık sık arkasına dönüyor, bağlı olan adama bakıyordu. "Bu inanılmaz!"
"Burası güvenli" dedi kadın "diğer odalara bakacağım." Kadın bodrumdan çıktı. Attığı her adımda vücudundan mekanik sesler yükselerek bodrumdan çıktı.
"Doktor, size her şeyi açıklayacağız ama evinizin güvenli olup olmadığını anlamamız gerekiyor.” diye açıkladı Kemaleddin ile birlikte bodrumda kalan adam. Adam L tezgaha baktı. "Demek her şey burada, bu şekilde başladı."
Sabrı taşan ve bu insanların gerçekten de ona zarar vermeyeceklerine emin olan Kemaleddin "Siz kimsiniz? Alman mı? İngiliz mi?" diye çıkıştı.
Adam tezgahın ucundaki tekerlekli sandalyeye oturdu ve kayarak Kemaleddin'in karşısına geçti ve "Her zaman bunu yapmak istemiştim" dedi. Neşeliydi. "Sizin için Alman, İngiliz, Fransız, Rus ya da Osmanlı olmanın bir anlamı var. Ama bizim geldiğimiz yerde milletlerin ya da ırkların hiç bir önemi yoktur."
"Sizin geldiğiniz yer mi? Amerikalı mısınız?"
"Hayır Doktor. Ayrımcılığın olmadığı yerden geliyoruz."
"Nereden?" Kemaleddin'in şaşkınlığı ve merakı, adamın her sözünden sonra daha da artıyordu.
Adam cevap vereceği sırada bodrum kapısından itişme sesleri geldi. Adam oturduğu yerden kulak kabarttı. Bir kaç saniye sonra Kasım Efendi bodrum merdivenlerinden aşağıya sırt üstü uçtu, yerden toz bulutu yükseldi. Arkadan bir ses duyuldu "Güvendeyiz."
Adam, cebinden saat benzeri nesne çıkardı ve baktı. Daha sonra maskesinin yanındaki bakır borulardaki vidaları gevşetti. Yavaşça maskesini çıkardı. Adamın pürüzsüz yüzü cansız gaz lambası alevinde bile parlıyordu. Adam, Kemaleddin'in şimdiye kadar gördüğü en beyaz tene ve saçlara sahipti. Gözleri gri-mavi renkteydi. Adamın yüzü güven veriyordu. Gözlerindeki parlaklık insanın içine işliyordu. Bu adam kimseye zarar vermezdi.
"Doktor, biz Bulut İmparatorluğu'ndan geliyoruz. Buradayız, çünkü dünyada bize yardım edebilecek tek insan sensin."
Kemaleddin içinden Bulut İmparatorluğu'nun nerede olduğu düşündü. Doğu'da olabilir miydi? Adamın beyaz saçlarına bakacak olursa kuzeyden geliyor olabilirlerdi. Belki de çok kuzeyden, Kutup'tan geliyorlardı. Orada insan yerleşimi var mıydı? Sonunda ağzından "Size nasıl yardım edeceğimi bilmiyorum" sözleri çıkabildi.
Adam çantasından küçük bir kitap çıkarıp Kemaleddin'e uzattı. Elleri bağlı olan Kemaleddin kitabın kapağına bakmakla yetinebildi. Üstte Kemaleddin Efendi ve Bernard Scheustermann, altında Almanca "Mekanik Protezlerin Tasarım ve Kullanım İlkeleri" yazıyordu. Berlin Üniversitesi tarafından 1917, Ocak ayında basılmıştı. Oysa Avrupa takvime göre 1913 yılındaydılar.
"Bu nasıl mümkün olabilir?" diyebildi hayretle.
"Bu zamansız ziyaretimiz için özür dilerim ama mecbur kalmasak sizi rahatsız etmezdik."
Adam Kemaleddin'in arkasına uzandı ve kollarını çözdü, incelemesi için kitabı uzattı. Doktor iştahla kitabı aldı ve sayfalarına hızla göz atmaya başladı.  Kitabın uzun giriş bölümünde protezlerin tarihsel gelişimi ve mekanik biliminin getirdiği yenilikler anlatılmıştı. Sonraki bölümlerde, Kemaleddin’in şimdiye kadar sadece hayal edebildiği protez ilkelerinin örnekleri ve uygulama yöntemleri vardı. Kitaptaki ilk çizim, şu an masanın üzerinde parçalara ayrılmış ve sorununu bir türlü çözemediği kol protezine aitti. Protezin çalışması, kaslardan gelen elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren bir konvertör ile mümkün olmuştu.
Konvertör...
"Bunları ben mi yaptım?"
Adam başını evet anlamında salladı. Çocukça gülümsedi.
"Ama nasıl?" diyebildi Kemaleddin. "Daha şu protezin sorununun ne olduğunu bile bilmiyorum." Çaresizce çalışma masasını gösterdi.
"Her şeyi zamanı geldiğinde çözeceksin Doktor." Adam, ona hayranlıkla bakıyordu.
"Peki Profesör Bernard Scheustermann de kim?"
"Alman nörobilimci . Yaptığı beyin ve sinir sistemi çalışmaları, senin mekanik protezler ile sinir sistemi arasındaki ilişkiyi çözmeni sağladı."
"Yani benim Alman bir bilim adamı ile ortak çalışacağımı mı söylüyorsun?"
Adam evet anlamında başını salladı ve ekledi "Sana her şeyi anlatacağım ama önce bize yardım etmen gerekiyor."
"Size nasıl yardım edeceğim?" dediği anda dış kapının kapanma sesini ve aşağıya doğru gelen adımları işittiler. Laboratuvarın kapısından iki kişi girdi. Dakikalar önce bodrumdan çıkan kadın bir başkasının koluna girmişti. Kendisine gelen ve korkuyla bodrumun karanlık köşesinde kaderini bekleyen Kasım Efendi'ye bakan Kemaleddin, "Kasım Efendi yardım etsene" dedi. Adam korku ve şaşkınlıkla ayakta güçlükle duran kişinin koluna girdi. Doktor "şuraya yatırın" dedi, bir kaç gün önce kobayın kolunu kestiği cerrahi masasını gösterdi.
"Hemen maskesini çıkarın" dedi Doktor.
Kadın bakır borulardaki vidaları çevirdi ve tıslama sesi çıktı. Dikkatlice maskeyi çıkardı. Yaralı olan da bir erkekti ve diğeri gibi beyaz saça, beyaz tene sahipti. Kadın aynı şekilde kendi maskesini de çıkardı. Kemaleddin büyülenmiş bir şekilde kadına baktı. Otuz dört yıllık hayatı boyunca gördüğü en güzel kadındı.
Yaralı adamın kıyafetinde bazı hasarlar vardı. Kolunu boydan boya çevreleyen bakır borular ezilmişti. Ayrıca arkasındaki dikdörtgen kutunun içinden kablolar fırlamıştı.
"Doktor, iniş yaptığımız sırada bir kaza oldu ve arkadaşımızın protezleri büyük ölçüde zarar gördü. Onları tamir etmelisin"
Kemaleddin "Bana ışık getirin" dedi tezgahın üzerindeki gaz lambalarını işaret ederek.  Kasım Efendi emri yerine getirdi.  Kemaleddin incelemeye başladı. Kıyafetin kolları ve bacaklarındaki bakır borular vidalarla kıyafete tutturulmuş sırtındaki bir kutuya bağlanıyordu. Bazı borulardan kırmızı, yoğun bir sıvı akıyordu. Kemaleddin sıvıya dokunup kokladı; makine yağına benziyordu.
"Ben makine mühendisi değilim" dedi kıyafetteki boruların ne olduğunu anlamamış olmanın utancıyla.
En başından beri onunla konuşan adam "Görmeniz gereken bu değil Doktor" dedi.
Pardösünün boynundan aşağıya kadar inen sık aralıklı küçük düğmeleri teker teker açmaya başladılar. Düğmelerin tümü açılınca adamın bedenini saran, dar siyah bir tulum ortaya çıktı. Adamın kollarını pardösüden dikkatlice çıkardıktan sonra sırttaki kutunun vidalarını gevşetti ve kutuyu çıkarıp yanındaki arkadaşına verdi. Adamın sırtını görünce Kemaleddin bir kez daha şaşkına döndü. Adamın kürek kemiklerden dışarıya, iç içe geçmiş, katlanmış yelpazeye benzeyen bakır uzantılar çıkıyordu. Kemaleddin protezlere dokundu. Adam sırtını istemsizce gerdi ve acı içinde inledi.
"Doktor, protezlerimiz bizim canlı organlarımızdır. Onları hissedebiliriz."
Adam sözlerine devam edeceği sırada Kemaleddin onu susturdu ve "anestezi yapmam gerekiyor" dedi. "Bizim ilaçlarımız sizin bünyenizde etkili olur mu?"
"Elbette."
Hızla tezgahın başına gidip anestezi karışımını hazırladı. İlacı şırıngayla adamın damarından içeri zerk etti. Adam bir süre sonra kendinden geçti. Kemaleddin heyecanlanmış ama aynı zamanda içini korku kaplamıştı.
"Doktor, kitap size yol gösterecektir" dedi grubun lideri olduğunu düşündüğü adam.
"Sağ protez ile derinin birleştiği yerde yanık izleri var. Sorunun oradan kaynaklığı ortada ama yine de protezin dış kısmını kontrol etmeliyim." Bunları kendini cesaretlendirmek için söylemişti.
Kitaptaki çizimlere göre, yelpaze şeklindeki protezler uçmaya yarıyordu. Kullanılmadığı zamanlarda bakır yelpazenin bölümleri iç içe geçiyordu. Her bir parçanın üzeri kıl inceliğinde kablolarla döşenmişti, kabloların bağlantı noktalarında iğne başı büyüklüğünde metal toplar vardı. Kitaptaki açıklamaya göre kablolar,  mekanik kanatların can damarlarıydı.  Doktor, kendi kendine "Bunların nasıl mümkün olduğunu sorgulama. Sadece üzerine düşen görevi tamamla ve bu insanlara yardımcı ol” dedi.
Göz büyütecini taktı. Yelpaze şeklindeki kanatlara yakından baktı. Kitaptaki çizimlerin aynısı, hayata geçmiş hali karşısında duruyordu. Hayallerine bakıyor, kusursuz protezi inceliyordu. Akım cihazı ile teker teker tüm topları kontrol etti. Bunu tüm katlarında tekrarladı, akımlar düzensizdi.
Asıl sorunun olduğu yere, yanık izlerine döndü. Alkol ile protezin deriyle birleştiği noktayı sildi. Siyah iz ortadan kaybolduktan sonra, protezin derinin altına doğal bir biçimde girdiğini gördü. Kitaba baktı. Embriyonun farklı dönemlerinin çizimleri vardı. Embriyo geliştikçe protezler eklenmeye başlıyordu, dokuz ayın sonunda embriyonun sırtında küçük protezler vardı. Kitap, protezlerin gelişim çağının sonuna kadar her yıl değiştirilmesi gerektiğini, mekanik kanatların ancak o zaman işlevsellik kazanacağını belirtiyordu.
Sayfayı çevirdi. Deri altı mekanik düzenin ayrıntılı çizimine baktı. Kürek kemiklerinin yanlarında sigara tabakası büyüklüğünde konvertörler bulunuyordu. Doktor, sorunun konvertörden kaynaklandığına emindi.
Neşteri aldı. Odaklandı. Elinin titremesine engel oldu. Sağ kürek kemiği ile protezin arasını yarımay şeklinde kesti. Üç dişli ekartör ile deriyi etten ayırdı. Konvertör kas tabakasına bitişik yerleştirilmişti. Kastan çıkan tendonlar doğrudan cihaza giriyor, cihazın diğer tarafından kablolarla protezlere bağlanıyordu. Bu tendonlardan biri kopmuştu. Kemaleddin, heyecanla "işte sorunumuz burada." dedi.
Yeniden kitaba baktı. Konvertör, köşelerindeki vidalardan açılıyordu. Tendonlar ile kablolar burada birleşiyor, dönüşen enerji dişlileri harekete geçiriyordu. Kemaleddin vidaları gevşetti. Kapağı dikkatlice kaldırdı. Tendonlardan sağlam olan karşısındaki kabloya bağlıydı. Doktor onların bağlı olduğu dişlileri yavaşça çevirdiğinde yelpaze kanatların hareket ettiğini gördü. Kopan tendonun karşısındaki kablo, cihazın içinde serbest bir şekilde sallanıyordu.
Kemaleddin yarım ay şeklindeki cerrahi iğneyle tendonu dikti. Yavaşça konvertörün içine soktu ve kablo ile bağlayıp dişlilerle birleştirdi. Dikkatlice dişlileri çevirdi. Kanatlar biraz hareket etti. "Başardım" dedi kendi kendine. Önce konvertörün vidalarını sıktı. Sonra yarayı dikti. Mikrop kapmasını önlemek için pansuman yapıp gazlı bezle yarayı kapattı.
"Bu gece burada kalabilirsiniz" dedi Kemaleddin.
"Gitmek zorundayız" dedi kadın.
"Ama bu kadar kısa sürede iyileşmesi olanaksız"
"Otursan iyi olur Doktor, yoruldun."
Kemaleddin terlemiş alnını elinin tersiyle sildikten sonra oturdu.
"Şimdi söz verdiğim gibi sana her şeyi anlatacağım."
Kemaleddin tüm dikkatini adam verdi.
"1930'lu yılların başında, farklı ülkelerde yaşayan bilim adamları dünyayı karanlık günlerin beklediğinin farkına varmışlardı. Çünkü onlar atomun parçalandığını ve bunun askeri sonuçlarını biliyorlardı. Aralarında mühendis, fizikçi, kimyager, botanikçi, zoolog ve tıp profesörlerinin olduğu on iki bilim adamı, yanlarına ailelerini alıp Peru'nun dağlık alanlarında kendi tesislerini kurdular. Dünya bir kez daha büyük savaşa girişirse, orada güvende olacaklarını biliyorlardı. Maalesef haklı çıktılar. 1945 yılının Ağustos ayında, önce Japonya'da atom bombaları yüz binlerce can aldı. Bombalar sayesinde dünya savaşı bitecek, barış gelecekti. Bombanın onlara verdiği umut halüsinasyonuna kapılmışlardı. Zafere inananlarla dolu şehir meydanlarına, kentlerden kaçıp kırsal alana gizlenmiş yüz binlerin üzerine onlarca atom bombası yağdı. Peru'daki bilim adamları, yani bizim kurtarıcı atalarımız, atomun sadece bir ülke tarafından parçalanmadığını, ilk bombanın devamının geleceğini biliyorlardı. Bunun için toplam on iki zeplin inşa ettiler. Amaçları atom bombasının zararlarından uzak durmak, bulutların yukarısında yaşamaktı. Zeplinler arasında yolculuk yapmak için de, sonraki kuşaklara senin geliştirdiğin kanat protezlerini aşıladılar. Dünyanın kendini yenilemesi 840 yıl sürdü ve bizleri taze başlangıç yapabilmemiz için zamanda geriye göndermeyi başardılar."
"Zamanda yolculuk yapabiliyorken neden tüm savaşları engellemiyorsunuz?"
"İnsanoğlu eninde sonunda dünyanın sonunu getirecekti. Bize göre yaşanan kıyametin erken olması, insanlığın daha üst ve ortak bilince erken geçmesi ve yaptığı hatayı bir kez daha yapmaması anlamına geliyor. O yüzden savaşları engellemiyoruz. Birini engellesek başka biri yaşanacak. Zamanda yolculuk yapmamızın tek amacı sağlıklı tohumları kendi zamanımıza götürebilmek."
"Tohumlar için mi buradasınız?"
"Hayır, sanayi devriminden sonraki hiç bir tohumu toplamıyoruz." Gülümsedi ve sözlerine devam etti "1650 yılına geri dönüp kahve tohumları toplayacaktık ama bazı sorunlarla karşılaştık. Kardeşimiz yaralandı. Neyse ki şanslıydık ve senin zamanına düştük. Sana minnettarız Doktor."
Adam, arkadaşlarına baktı. Tedavi edilen kendine gelmişti bile.
Hazırlanmaya başladılar.
Kemaleddin "Gidiyorsunuz" dedi.
"Evet" dedi adam. Maskesini taktı ve ekledi "Gitmeliyiz. Bizi bekleyen görevlerimiz var."
Cebinden uzun, ince, ucunda mavi bir ışık bulunan bir nesne çıkardı.
"Zamanın akışına müdahale edemeyiz Kemeleddin, elveda"
Adam, konuşmasına izin vermeden nesneyi Doktor'un alnında gezdirdi. Kemaleddin'in gözleri kapandı. Bedeni gevşedi ve tam düşecekken adam onu tutarak arkadaşlarının yardımıyla sandalyeye götürdü. Başını yavaşça protez parçalarının olduğu masaya yatırdı.
Bulut İmparatorluğu'nun üç üyesi görevlerini tamamlamak üzere Doktor'un evinden ayrıldılar.
Bir saat sonra Kemaleddin gözlerini açtı. Çalışırken uyuyakalmıştı. Zihninde bir ağırlık vardı. Dinlenmem lazım, diye düşündü. Bu sırada üst kattan Kazım Efendi'nin sesini duydu. Manav siparişşleri gelmiş olmalıydı, çırakla ağız dalaşı içindeydi. Kemaleddin taze bir elma almak için merdivenden çıkarken günün birinde protezleri çalıştıracağına emindi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder